BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM - Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

18/6/2007

İSLAMDA ÇOCUK İSİMLERİNİN ÖNEMİ VE ÇOCUK İSİMLERİ


Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (sav) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isimler vermiştir.

Rasulullah (sav) güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (1)

Bu çağırma işlemini Allah'ın görevlendirdiği bir melek Allahın izniyle yapacaktır. Hiç kimse kıyamet günü Allah (c.c.)’ın hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah (sav)’ın isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Mürre (acı)” diyince ona “Otur” dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Harb” diyince, ona da: “Otur” dedi. Rasulullah (sav): Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da “Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona “Sen sağ” dedi.(2)

Allahü Azimüsşan’ın has isimleri kullara isim olarak verilmez. Ancak sıfatları isim olarak verilebilir. Mesela; Kerim, Halim, Kadir, gibi kelimeleri insanlara isim olarak vermek caizdir. Ancak bu isimlerin başına bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylemek ise pek güzel bir dikkattir. Zira (Abd) kelimesini ilave ederek söylediğiniz takdirde Kerim’i Abdülkerim olarak söylersiniz. Bu takdirde Kerim’in kulu demiş olacağınızdan mana pek güzel bir şekil alır.

Nitekim Aziz isminin başına da bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylediğinizde azizin kulu manasına Abdülaziz demiş olursunuz. Mecburi olmasa da güzel bir hassasiyet olur.

Rasulullah(sav)’ın açıklamalarına göre en güzel isim olarak adlandırılanlardan bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, Peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri tavsiye edilen isimlerdir. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isimler güzeldir.

Mahşerde her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen gayrimüslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan çocuk,

'Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden bana kötü manaya gelen ismi koydun?' diye isim koyandan davacı olacaktır. İsmin manasının böylesine ehemmiyetinden dolayıdır ki, Peygamber'imiz kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirme örnekleri vermiştir. Mesela (Uzza putun kulu) manasına gelen (abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına gelen (cemileyle) ile, Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir. Demek ki, Müslüman isminden maksat, mananın kötü olmamasıdır.

Bununla beraber bazen isimlerde mana açık da olmayabiliyor. (Aleyna) gibi. Son zamanlarda çok rastladığımız bu (Aleyna)'nın ne manaya geldiğini pek bilemiyoruz. Çünkü, Kur'an'da geçen (aleyna) isim değildir. Sadece yer aldığı cümlenin içinde (üzerimize) manasına gelmektedir:

- (Vema aleyna) bizim üzerimize, (illel'belağ) tebliğden başka bir görev yoktur, manasına gelebilen (bizim üzerimize)'yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin'deki bu (aleyna)'yı isim olarak seçenler, (bu çocuk bizim üzerimize Allah'ın bir ihsanıdır) demek istemekteler.

Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, zannederim yanlış anlaşılan isimlerden biri de budur. Kezban'ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur'an'daki (tükezziban) ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)'dan alınma Kezban'ı, Arapçadaki 'yalanlayan' manasına gelen tükezziban'dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir.

Bununla baraber iyi bir anlamı olmasına rağmen yanlış anlaşılacak isimler koymamaya dikkat etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kız çocukları için, Büşra, Beyza, Selma, Esma, Ahsen, Rabia, Saliha, Salime, Adile.. gibi kolay seslendirilen, yanlış yazma ve yanlış söyleme ihtimali olmayan tek isimler tercih edilebilir.

Çocuğun isminin güzel olması bir fazilet olsa da ahirette özel muameleye tabi tutulacağı söylenemez. Çünkü ahirette insanın göreceği muamele onun ameline göre olacaktır.

Sözün özü: Ebeveynler yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken, gayrimüslim kimliğini çağrıştıran yabancı isim koymaktan kaçınmalı ki, mahşerde koydukları isimlerle çağrılan çocuklarının şikayetine muhatap olmasınlar. Bu konuda elbette bizim gibi düşünmeyenler de olabilir: "Tercih size aittir, kim neye layıksa onu bulur." demekten başka sözümüz olamaz onlara da. Müddessir Sûresi'ndeki ayetin ikazı hepimiz için geçerlidir:

-Herkes kendi tercihinin sorumlusudur!

1- Ebu Davud, Edeb 69
2- Muvatta, İsti’zan 24

 

        İSLAMİ ÇOCUK İSİMLERİ  ve ANLAMLARI


 


KIZ ÇOCUK İSİMLERİ VE ANLAMLARI

A



AÇANGÜL: Açılan gül çiçeği

AÇELYA: Fundagillerden çok renkli çiçekler açan bitki

AFET: Ortalığı birbirine katacak kadar güzel kadın

AFİFE : Namuslu, namusuna çok düşkün olan

AFİTAP : 1.Güneş. 2. Çok güzel, parlak yüzlü kadın

AHENK: Uyum

AHSEN: Çok güzel, olağanüstü güzel

AHU: Ceylan, karaca 2.Çok güzel,ince,zarif kadın.

AHUCAN: Çok güzel dost.

AHUEDA:Nazlı güzel.

AHUELA:Çok güzel gözlü.

AHUGÜL: Çok güzel.

AHUNAZ: Nazlı güzel,nazenin.

AHUNİSA:Çok güzel kadın.

AHUNUR:Göz kamaştıran güzelliğe sahip olan.

AJDA:Filiz,sürgün. Çok genç.

AJLAN: Hızlı, çabuk, telaşlı

AKASYA: Güzel kokulu bir süs bitkisi

AKEL: Eli uğurlu anlamında

AKGÜN: Parlak gün, uğurlu gün, ışıklı gün

AKSEV:Aydınlığı sev,ışık saç

AKSU: Anadolu'da değişik boylarda bir çok akarsuyun adı

AKŞIN: Beyaz tenli kadın

AKTAN: Ak renkli tan; Kutlu tan, uğurlu tan

ALA: Ela karışık renkli, alaca; Benekli; Tam olgunlaşmamış, yarı olmuş

ALAGÜL:Çok renkli gül.

ALÇİÇEK:Kırmızı çiçek.

ALÇİN: Kızıl renkli küçük bir kuş

ALEDA: Nazlı, kaprisli

ALEV: Yanan cisimlerin görüntüsünü tarif etmek için kullanılan bir kelime

ALEYNA: Bizim üzerimize olsun

ALGIN: Birine gönül vermiş, vurgun, tutkun

ALGÜL:Kırmızı gül. Gül kırmızısı

ALIM: Gözü gönlü çeken nitelik, çekicilik, gönül çelen güzellik, albeni

ALTIN: Yüksek değerli bir maden

AMİNE:Yüreğinde korku olmayan.

ANDAÇ: Anılar, hatıralar

ANIL: Başkaları tarafından sözün edilsin

ANKA: Kaf Dağı'nda bulunduğu söylenen masal kuşu

ARIN: Arı, katışıksız, temiz, kirden uzak

ARKIN: Yavaş, ağır, sakin

ARMAĞAN: Hediye, ödül

ARMİNA: Emine, korkusuz, yürekli

ARNİSA: Çok namuslu kadın

ARSU: Su kadar berrak

ARYA: Operada sanatçının orkestra eşliğinde söylediği uzun şarkı

ARZU: Herhangi bir şey için duyulan aşırı istek

ARZUCAN:Candan isteyen.

ARZUGÜL:İstenilen,beğenilen gül.

ARZUM:İsteğim,dileğim,hevesim.

ARZUNAZ:Naz yapan,nazenin.

ASENA: Dişi kurt, güzel kız

ASLI:Temelli,köklü. Bir şeyin benzeri.

ASLICAN:Özü can gibi sevgili

ASLIHAN:Han soyundan gelen.

ASLINAZ:Nazlı olması geçmişinden gelen.

ASLINUR:Nur saçan bir geçmişi olan.

ASU: Azgın, huysuz,isyan eden. Afacan.

ASUDE: Rahat, huzur içinde olan

ASUELA: Ela gözlü yaramaz

ASUMAN: Gökyüzü

ASYA: Dünyanın en büyük kıtası

AŞINA:Bildik,tanıdık.

AŞKIM:Sevdiğim,sevgilim.

AŞKIN: Aşmış, ileri

AYBEN: Ben ayım anlamında

AYBENİZ:Ay gibi parlak tenli,ay benizli.

AYBİKE: Ay gibi güzel kız

AYBİRGEN: Ay veren

AYCAN:Ay gibi sevilen,aydınlık can.

AYÇA: Yay biçimindeki ay,Hilal.

AYÇAĞ:Ay gibi parlak çağ.

AYÇAN:Ay gibi aydınlık kişi.

AYÇİÇEK: Gün çiçek

AYDA: Dere kıyılarında yetişen bir bitki

AYDAN: Güzelliğini aydan almış,ay gibi parlak ve güzel

AYDENİZ: Hem ay, hem de deniz

AYDONAT: Işık donat, parlaklık donat anlamında

AYEVİ: Ay çevresinde oluşan ışık çemberi

AYGEN: Gönül arkadaşı

AYGÖNÜL:Güzel gönüllü.

AYGÜN: Hem ay, hem gün

AYKAL: Ay gibi parlak ve ışıklı kal

AYKIZ: Ay+Kız

AYKUT: Kutlu ay, uğurlu ay

AYLA: Bazı yıldızların ve ayın etrafındaki ışık çemberi

AYLAN:Ay gibi güzel değerlere sahip olan.

AYLİN: AYLA ile aynı anlamdadır

AYNUR:Ay ışığı

AYPERİ:Ay ve peri gibi çok güzel.

AYSAR: Ayın evrelerine göre huyu değişen kimse

AYSEL:Ay gibi olan güzelliğiyle nam salmış olan

AYSEMA:Ay gibi parıldayan yüz.

AYSEREN:Güzelliğini gözler önüne seren.

AYSIN: Sen aysın, ay kadar güzelsin

AYSU: Ay gibi parıltılı ve su gibi berrak.

AYSUN:Ay gibi ışıltılı ve güzel.

AYŞE: Rahat ve huzur içinde yaşayan

AYŞEGÜL:Güller içinde mutlu yaşayan.

AYŞEN:Neşeli,gülen,aydınlık.

AYŞENUR: Ayşe+Nur

AYŞIL: Ay ışığı

AYŞİM,AYŞİN:Parlak ışık saçan.

AYTEN:Güzel bir tene sahip olan.

AYTU:Aya benzeyen tuğlu.

AZİZE:Saygın,sevgili,kutsal.

AZRA: Üstünde hiç yürünmemiş kum; Yeni yetme kız


B

BADE: Aşk, kutsal sevgi

BAHA: Değerli, kıymeti çok

BAHAR: Yazla kış arasında olan mevsim. Güzellik,gençlik çağı.

BAHARGÜL:Bahar gülü.

BALA: Yavru çocuk

BALCA: Bal gibi, bala benzer

BALIN: Yar, sevgili

BALKIN: Pırıldayan, parlak

BALKIZ: Bal kadar tatlı kız

BANU: Prenses; Hanımefendi. Yeni evli gelin.

BANUHAN:Hatun hükümdar.

BAŞAK: Ekinlerin tanelerini taşıyan baş kısmı

BEDİZ: Resim, tasvir, süs, bezek

BEGÜM: Hanım; Kadın hükümdar.

BEHİN: İyinin iyisi

BEHİYE:Güzel.

BELDE: Memleket, şehir, kasaba

BELEMİR: Peygamber çiçeği olarak biliniyor. Açtığı kokusunun dağılmasıyla anlaşılan gizli çiçek anlamında

BELEN: Bel, geçit; İki dağ arasından geçen yol

BELFÜ: Kar tanesi

BELGİ: İşaret

BELGİN: Kesin ve eksiksiz belirlenen

BELGÜN:Aydınlık gün.

BELİN:Korku ile şaşkın şakın bakmak.

BELİZ: İşaret, iz; alamet

BELKIS:Efsaneye göre Hz. Süleyman zamanındaki Saba melikesinin adı.

BELMA:Uysal,sakin.

BELUR:Billur,billurdan olan.

BENAN: Parmak uçları

BENAY: Ben ayım, ay gibiyim

BENEK: Namuslu kadın

BENGİ,BENGÜ: Ölümsüz, sonsuz

BENGİSU: Ölümsüzlük suyu

BENGÜL:Gül gibi.

BENİZ: Yüz

BENNUR:Işık saçan.

BERGÜZAR: Anılmak için verilen şey, andaç

BERİA: Olgunluk ve güzelliğiyle üstün olan sevgili

BERİL: Zümrüt

BERİN,BERRİN: En yüksek, en ulu anlamında

BERKE: Zerdali, kayısı. Kamçı, değnek

BERNA: Bağlı, bağlanmış; Genç, körpe, delikanlı

BERRAK: Duru

BERRAN: Keskin, kesici

BESİME:Sevimli,güler yüzlü.

BESİSU: Bitkilerin damarlarında dolaşan besleyici su

BESTE: Bir müzik parçasını oluşturan ezgilerin tümü

BESTEGÜL:Gül kadar güzel ve duygulu.

BESTENİGAR: Türk müziğinde bileşik bir makam

BETÜL,BETİL: Erkeklerden çekinen namuslu kadın, Hz. Meryem ve Hz. Fatma`nın diğer isimleri

BEYZA: Çok beyaz, lekesiz

BİGE:Evlenmemiş,çocuk doğurmamış olan. Sultan.

BİHTER: Daha iyi, en iyi

BİKE: Evlenmemiş, çocuğu olmamış kadın

BİLCAN:Bilgili dost.

BİLGE: Çok bilgili ve bilgisini yararlı kullanan kişi

BİLGET: Havadis, malumat

BİLGÜN: Bil+Gün

BİLHAN: Çok bilgili

BİLLUR: Pek duru, pürüzsüz

BİLNAZ:Çok naz eden.

BİLNUR:Bilge kişi.

BİNAY:Öylesine güzel ki bin ay eder.

BİNGÜL: Gülü bol; Gül bahçesi

BİNNAZ: Çok nazlı,cilveli,kaprisli.

BİNNUR:Çok ışıklı, ışığı gür

BİRAY: Ay gibi tek, eşsiz

BİRBET: Yüzü benzersiz

BİRGEN: Yalnız, yalnızlığa alışkın

BİRİCİK: Bir tane, tek, emsalsiz

BİRGÜL: Tek ve güzel bir gül.

BİRSEN: Yalnız sen

BİRSU:"Bir içim su" denilebilecek kadar güzel olan.

BUKET: Çiçek demeti

BURCU: Güzel koku, ıtır

BURÇAK: Bir bitki

BURÇİN: Dişi geyik

BUSE: Öpücük

BÜGE:Bent,su benti.

BÜKÜM: Bükme eylemi

BÜŞRA: Müjde, sevinçli haber


C

CAHİDE:Çalışıp çabalayan.

CANAN: Gönülden sevilmiş, yar.

CANAY:Ay gibi temiz.

CANDAN: İçten, gönülden

CANDAŞ: Candan, değerli dost

CANEDA: İçten, sevimli kişi

CANEL:İçten,candan uzatılan dostluk eli.

CANFEZA: Müzikte bileşik bir makam

CANKIZ: Sevilen, sevimli, şirin kız

CANKUT: Sevimli, cana yakın

CANSEL:Hayat veren su.

CANSIN:İçten,gönüldensin.

CANSU: Can suyu. Hayat veren su.

CAVİDAN:Sürekli,kalıcı olan,sonsuz.

CELİLE:Büyük,ulu.

CEMİLE:Hatır hoşluğu için yapılan hareket.

CEMRE: Ateş parçası, kor; Şubat ayında bir hafta arayla hava, su ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi 

CENNET:Çok güzel yer. İyilik yapanların,günahsızların öldükten sonra mutluluğa kavuşacaklarına inanılan yer.

CEREN: Çok hızlı koşan, gözlerinin güzelliğiyle ünlü, ince bacaklı, zarif hayvan; ceylan

CEVHER:Bir şeyin özü. Güç,enerji.

CEVZA: İkizler burcunun eski adı

CEYDA: İnce-uzun boyunlu ve güzel

CEYLAN: Süzgün ve tatlı bakışlı. Yapısı ince ve uyumlu olan. Gözlerinin güzelliğiyle ünlü zarif,ince bacaklı memeli.

CİHANBANU:Dünya hükümdarı.

CİHANNUR:Alemi aydınlatan nurlu ışık.



Ç

ÇAĞ: Belirli bir özellik göz önünde bulundurularak ele alınan zaman dilimi

ÇAĞLA Badem, kayısı,erik gibi yemişlerin olgunlaşmamış hali

ÇAĞRI:Davet. Doğan kuşu. Mavi hareli göz.

ÇIĞLIK: İnce ve keskin bağırış.

ÇİÇEK: Bir bitkinin değişik renklerle bezenmiş kokulu bölümü

ÇİĞDEM: Akdeniz çevresinde yetişen çok renkli kır bitkisi

ÇİLEN:Hafif yağan yağmur,çisenti.

ÇİLER: Şarkılar söyleyen, şakıyan

ÇİSİL: İnce ince yağan yağmur


D

DAMLA:Çok küçük miktarda su. Çok az.

DAMLA: Yağmur ya da bir sıvının çok küçük yuvarlak biçimli parçası

DEFNE: Yaprakları güzel kokulu, yaz-kış yeşil olan bir bitki

DEMET: Çiçek bağlamı, deste

DEMRE: Noel Baba'nın doğduğu sanılan tarihi yer

DENİZ: Yeryüzünün çoğunu örten engin su

DEREN: Toplayan, düzenleyen, pekiştiren

DERİN: Sığ olmayan

DERYA: Büyük deniz anlamında

DERYANUR:Bilgisiyle ışık saçan.

DESEN: Çiçek, çizgi gibi süs şekilleri

DESTE:Bağlam,demet.

DESTEGÜL: Mevlevi dervişlerinin giydiği ince kumaştan yelek. Bağlanmış gül demeti.

DEVİN: Hareket, kımıldanış

DEVİNSU:Suyun ritmik hareketleri. Akarsu.

DEVRİM: Yerleşik toplumsal düzenini , köklü, hızlı ve geniş kapsamlı olarak değiştirme.

DEVRİN:Bir kişi veya olayın gündemde olduğu tarih dönemi.

DİCLE: Bir nehir adı. Ulu ırmak.

DİDAR:Güzel yüz. Görme.

DİDE: Göz, göz bebeği

DİDEM: Gözüm gibi sevdiğim, sevgilim

DİLA:Gönlümü çalan.

DİLAN:Gönüllerce olan,yürekler dolusu.

DİLARA: Gönül alan, gönül okşayan.

DİLAY: Gönle ışık saçan, ay kadar güzel

DİLBER:Gönlü yakan güzel. Alımlı güzel kadın.

DİLDAR: Gönlü baskı altında tutan sevgili

DİLDE: Ünü her tarafa yayılmış, herkesin konuştuğu, herkesin dilinde olan kimse

DİLEK: İstek, rica,arzu.

DİLEM: Gönül ilacı

DİLER: Dilemek eyleminden

DİLHAN: İçten ve yürekten konuşan

DİLNİŞİN: Gönülde yer tutan,hoş,güzel

DİLRÜBA: Gönlü şen,dertsiz

DİLSEREN:Hatiplik yeteneğini gözler önüne seren.

DİLSU: Dil+Su

DİLŞAH: Gönül şahı,sevgili,sultan.

DOĞA: Yaradılış ve yapı özelliklerinin tümü; Tabiat

DOĞANGÜN: Doğmakta olan gün

DOĞAY: Ayın yeni doğuş hali

DOĞU: Güneşin doğduğu ana yön

DOLUNAY:Ayın tam yuvarlak olduğu an

DORA: Doruk, zirve

DURUGÜL:Gül gibi temiz olan.

DUYGU: Kişi, olay ve nesnelerin bireyin iç dünyasında uyandırdığı izlenim

DUYGUN:Duygulu,hassas,hisli kişi.

DUYGUNİSA:Duygulu,hassas kadın.

DÜŞÜM: Hayalimdeki, düşlediğim, istediğim anlamında


E

EBRU:1.Keman kaş. 2.Bulut rengi. 3.Bir sanat dalı

ECE: Kraliçe. Güzel kız,kadın.

ECEGÜN: Çok güzel bir günde doğan

ECEM: Kraliçem, sevgili kraliçe anlamında

ECENAZ:Nazlı güzel.

ECESU:Su gibi berrak ve güzel.

ECMEL: Çok güzel

EDA: Naz, cilve. Davranış,tavır. Verme,ödeme. (Namaz için)kılma,yerine getirme. Üslup.

EFİL:Rüzgar,dalgalanma.

EFSUN: Büyü, sihir

EGE: Türkiye'nin batısında yer alan deniz

ELANAZ:Ela gözlü,nazlı güzel.

ELANUR:Ela gözleriyle nur saçan.

ELÇİN: Deste, tutam

ELİF: Kibar, narin yapılı, ince-uzun boylu kız.

ELİFE:Tutku,istek,alışılan şey.

ELİZ:El izi.

ELVAN: Renkler,çeşitler.

EMEL:Arzu,özlem.

EMET: Bereket, bolluk

EMİNE: İnanılır,güvenilir.

ENER: Dağ eteği

EREM: Cennet

ERENDİZ: Jüpiter gezegeninin adı

ERÇİL: Doğru,inanılır,güvenilir kişi.

ERDA: Beyaz karınca.

ERKE: Enerji, iş başarma gücü; Nazlı

ERNA: İşveli,cilveli,şen şakrak sevgili.

ESEN: Sağlıklı, salim

ESENGÜL: Rüzgar gibi esen,Gül gibi güzel kokan.

ESER: Emek sonucu ortaya çıkan ürün, yapıt; Yok olmuş bir nesneden kalan parça

ESİM: Rüzgar gibi olan.

ESİN: Sabah rüzgarı

ESMA: İsimler,adlar. Çok yüksek olan.

ESMACAN: Adı can olan.

ESMAGÜL: Adı gül.

ESMANUR: Adı nur.

ESNA: Yüksek, yüce. Bir işin yapıldığı an.

ESRA: En çabuk, çok çabuk

EŞAY: Ayin güzelliğiyle eşdeğer güzelliğe sahip olan.

EŞLEM: Selametli, güvenilir

EVA: Havva. Yaratılan ilk kadın.

EVİN: Bir şeyin içindeki öz; Buğday tanesinin olgunlaşmış içi, özü

EYLÜL: Sonbaharda bir ay adı

EZGİ: Melodi, şarkı, türkü

EZGİN: Sesi düzenli gelen. Paraca durumu bozuk olan. Çok sıkıntı çekmiş.


F

FATMA: Çocuğunu sütten kesen kadın.

FATMAGÜL: Gül gibi güzel yeni anne olmuş kadın .

FAZİLET: Erdemli, iyi ahlaklı

FERAH: Aydınlık, iç açıcı

FERAHGÜL: Güzelliğiyle neşe saçan.

FERAHNUR: İnsanın gönlünü ışık saçarak aydınlatan

FERAY: Ay ışığı, ayın parlaklığı,ışıltı saçması.

FERCAN: İnsanın ruhuna aydınlık veren bir içtenliğe sahip olan

FERDA: Gelecek zaman, yarın; Kıyamet

FERDACAN: İçtenliğini hiç kaybetmeyecek olan.

FERHAN: Sevinçli, gönlü hoş

FERİ: Köke değil dallara ait olan. İkinci derecede olan.

FERİDE: Eşi benzeri olmayan,tek. Çok değerli inci.

FERİS: Şık,zarif.

FERİSU: Temizliği ve berraklığıyla ışık saçan.

FERNUR: Aydınlık,ışık.

FERSUDE: Eskimiş,yıpranmış,örselenmiş.

FERZİN: Kraliçe

FEYZA: Bolluk, çokluk, bereket. Taşkın.

FEZA: Boşluk, sinirsizlik; Uzay

FİDAN: Yeni yetişen ağaç

FİGEN: Yaralayan, kıran

FİLİZ: Tohumdan çıkan sürgün. İnce ve güzel vücutlu.

FİRDEVS: Cennetler. Cennet bahçeleri.

FİRUZE: Açık mavi renkte, değerli bir süs taşı

FULYA: Nergisgillerden güzel kokulu sarı bir çiçek

FUNDA: Çalı ormanı, çalılık; Püskül, tepelik

FÜRUZAN: Parlayan, parlak

FÜSUN: Büyü


G

GAMZE: Göz kırpma, gözle işaret; Nazlı bakma; Gülerken bazı kişilerde yanaklarda beliren çukur

GAYE: Amaç, erek

GAZAL: Ak geyik, ahu; Geyik yavrusu; Güzel söz (mecazi)

GAZEL: Konusu daha çok sevgi ve içki olan, manzume; Tek kişinin özel ahenkte okuduğu müzik parçası; Sonbahar vaktinde düşen yapraklar

GECE: Gün batımından ağarmasına kadar geçen süre

GELİNCİK: Yazın kırlarda yetişen parlak kırmızı renkli bir çiçek

GENCAY: Yeni doğmuş ay; Hilal biçimindeki ay

GERÇEK: Yakıştırma veya yalanı olmayan

GİZEM: Sır; Aklın erişemediği çözülemeyen şey

GONCA: Tam açılmamış çiçek

GONCAGÜL: Gül goncası.

GÖK: Yerin göz ile görülebilen ufuklarından başlayarak yukarıda kubbenin içi gibi gözüken sonsuz boşluk; Mavi renk

GÖKAY: Hem gök, hem ay; Güzel ay

GÖKBEN: Ben gökyüzü anlamında

GÖKÇE: Gök mavisi, mavi gözlü güzel

GÖKÇENAZ: Nazlı mavi.

GÖKSU: Türkiye'nin çeşitli yerlerinde bulunan akarsuların adı

GÖKYEL: Kuzeydoğudan esen rüzgar, poyraz

GÖNEN: Rutubet, yaşlık; Ekilecek toprağın tavlandırılması

GÖNÜL: İstek, arzu, sevgi.

GÖNÜLGÜL: Gül gibi zarif bir gönlü olan.

GÖRKE: Heybetli

GÖRKEM: Göz alıcı ve gösterişli olma durumu,ihtişam.

GÖZDE: Çok sevilen, beğenilen nitelikte olan. Çok güzel.

GÖZDEM: Beğendiğim,sevdiğim,saydığım,bitanem.

GÖZDENAZ: Nazlı güzel.

GÖZDENUR: İnsanlara vermiş olduğu iç huzurla herkesin beğenisini kazanan.

GÖZEN: İlgi çekici, samimi; Sulak yer; Pınar

GÜHER: Cevher

GÜL: Gülgillerin örneği olan bitki ve bunun çiçeğine verilen ad; Gülmek eyleminden gül

GÜLAL: Gülün kırmızısı gibi güzel.

GÜLAY: Gül gibi güzel, ay gibi aydınlık olan.

GÜLBAHAR: Ebru yapmakta kullanılan koyu kırmızı toprak rengi

GÜLBEN: Gül yüzlü,gül gibi beni olan.

GÜLBİN: Gül fidanı, gül yetişen yer.

GÜLCAN: Gül gibi güzel kişi.

GÜLCE: Gül gibi.

GÜLÇİÇEK: Her yönüyle güzel olan.

GÜLÇİN: Gül toplayan, gül seven.

GÜLDEN: Güle ilişkin, gülden yapılmış. Gül soluklu.

GÜLEDA: Gül gibi güzel ve nazlı.

GÜLEN: Güleç yüzlü, mutlu anlamında

GÜLENAY: Güleç ay, gülümseyen ay; Ay gibi gülümseyen güzel

GÜLFEM: Ağzı gül gibi olan

GÜLFER: Zarifliği ve güzelliğiyle göz kamaştıran.

GÜLGEN: Güler yüzlü

GÜLGÜN: Gül renkli; Gülen, gülümseyen

GÜLHAN: Gül kadar çok sevilen, han, hakan

GÜLİN: Güzel,zarif.

GÜLİNAZ: Nazlı,güzel.

GÜLİSTAN: Gül bahçesi

GÜLİZ: Gül yetiştiren

GÜLİZAR: Al yanaklı, gül yanaklı; Alaturka müzikte bir bileşik bir makam

GÜLNİHAL: Gül fidanı.

GÜLNİSA: Gül gibi kadınlar anlamında

GÜLNUR: Işık saçan güzellik.

GÜLPERİ: Gizemli gül, saklı gül. 

GÜLRİZ: Gül saçan

GÜLRU: Gül yüzlü, gül yanaklı

GÜLSANEM: Çok güzel kadın.

GÜLSELİ(N): Coşkulu bir güzelliğe sahip olan.

GÜLSU: Gül ve su gibi güzel

GÜLSÜN: Yaşam boyu yüzü gülsün anlamında

GÜLŞAH: Gül dalı; Güzelliğiyle ün salmış olan

GÜLŞEN: Gül bahçesi

GÜLTEN: Gül tenli, vücudu gül gibi

GÜLÜM: Bana ait olan gül. Canım.

GÜLÜMSE: Tebessüm et

GÜN: 24 saatlik zaman dilimi; Güneşin yeryüzüne gönderdiği ışık; Güneş, yaşam

GÜNAL: Işık al, ışıklı ol

GÜNAY: Hem gün, hem ay

GÜNÇİÇEK: Ay çiçek

GÜNDÜZ: Günün aydınlık bölümü

GÜNEŞ: Çevresindeki gezegenlere ısı ve ışık veren büyük gök cismi

GÜNEY: Her zaman güneş gören, güneşli yer; Bir yön

GÜNHAN: Oğuzhan'ın altı oğlundan biri

GÜNNAZ: Nazlı kişi.

GÜNNUR: Güneş gibi ışık saçan.

GÜRAY: Bol ışıklı ay, güçlü ay

GÜRDAL: Güçlü dal, sık dal

GÜVEN: Güvenmekten, yürekli ol anlamında

GÜZ: Sonbahar

GÜZAY: Güneş olmayan yer; Kuzey; Güz ve ay

GÜZEL: Hoşa giden,hayranlık uyandıran

GÜZİN: Seçilmiş, seçkin. Beğenilen.

GÜZÜN: Güz mevsiminde olan


H

HABİBE: Sevgili,seven dost.

HALE: Ayın çevresindeki ışık halkası.

HALENUR: Kutsal ışık

HANDAN: Güleç, sevinçli,şen şakrak.

HANDE: Gülüş,gülme. Açılma. Eğlenme.

HANİFE: Allah'ın birliğine inanan; Hz. Muhammed zamanından önce tek tanrıya inanan

HARİKA: Sıradanlığın üstündeki nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran

HASİBE: Değerli,soyca temiz,soylu.

HASLET: Doğuştan gelen güzel huy

HAVVA: Yaratılan ilk kadın.

HAYAL: Varmış, olmuş gibi zihinde canlandırılan imge, görüntü

HAYAT: Ömür, yaşam

HAZAL: Kuruyup dökülen ağaç yapraklarının güzelliği

HAZAN: Sonbahar

HAZAR: Barış

HENNA: Kına ağacı.

HERA: Mitolojide analığın yüceliğini temsil eden tanrıça

HESNA: Güzel,hanımefendi kadın.

HEVES: Bir şeye duyulan istek

HEVİN: Aşk, sevda

HELİN: Yuva

HİCRAN: Ayrılık,bir yerden ayrılmak. Ayrılığın sebep olduğu dayanılmaz acı.

HİLÂL: Ayın yay biçimindeki görünüşü,yeni ay,ayça.

HİLDE: Kurtulmak, yükselmek, ilerlemek

HOŞSEDA: Hoşa giden ses

HÜLYA: İnsanın kurduğu tatlı düş; Sevda

HÜMA: Efsanelerde geçen, yere konmayıp sürekli gökte kaldığına inanılan cennet kuşu

HÜMEYRA: Kızıllık, pembelik

HÜNER: İnce ve şaşırtıcı ustalık

HÜRREM: Sevinçli, güler yüzlü

HÜSNA: Pek çok güzel

HÜSÜN: Güzellik


I

IĞIL: Çok yavaş akan su

ILGAZ: Atın dört nala koşması. Hücum,akın.

ILGIM: Serap

ILGIN: Beyaz ya da pembe, çiçekli, çok hafif yapraklı bir ağaççık (genellikle küçük akarsu kıyılarında bulunur)

ILGIT: Esinti ve akış için kullanılan yavaş yavaş anlamında

ILIM: Uzlaşmacı yumuşaklık

IRMAK: Akarsuların en büyüğü

IŞIK: Cisimleri görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan fiziksel enerji. Aydınlık,nur.

IŞIL: Pırıltı, parlaklık, ışık, aydınlık

IŞILAY: Işıltılı ay, parlayan ay

IŞILTI: Parıltı,titrek ışık.

IŞIN: Bir kaynaktan belli bir doğrultuya giden ışık çizgisi

IŞINBIKE: Aydınlık saçan kadın.

ITIR: Güzel koku; El ve yüze sürülen çiçek özü, esans


İ


İCLAL: Ağırlama,ikram. Büyüklük,ululuk.

İDİL: Kır yaşamı içinde aşk konusunu işleyen kısa şiir; Volga ırmağına Türkler'in verdiği ad

İDİLSU: Su için yazılmış şarkı.

İLAYDA: Su perisi

İLBÜKE: İlbey hanımı, seçkin hanım

İLCAN: Ülkenin canı,sevdiği.

İLGİ: İki şey arasındaki ilişki; Bir şeye duyulan merak; Eğilim

İLGİN: Yabancı,gurbette yaşayan.

İLGÜN: Ülke güneşi. Başkaları,yabancılar.

İLKAY: Ayın ilk hali.

İLKBAHAR: Yılın ılık mevsimi

İLKCAN: İlk doğan çocuklara verilen ad.

İLKE: Temel alınan düşünce, kural

İLKGÜZ: Eylül ayı

İLKİM: İlk çocuğum anlamında

İLKİN: İlk çocuklar için kullanılan adlardan. Önce,öncelikle.

İLKNUR: İlk ışık

İLKYAZ: İlkbahar

İLMA: Parlatma. Belirleme,işaret etme.

İLSEL: İlle ilişkili, yurtla ilişkili

İLSU: Ülkenin suyu,bereketi.

İLTER: Yurdu koruyan, yurtsever.

İMER: Zengin,varlıklı.

İMGE: Düş, hayal, görüntü, tasarım

İMRAN: Evine bağlı, evcimen anlamında

İMREN: İmrenmek fiilinden, görünen şeyi edinme isteği.

İNANÇ: İnanılan şey

İNCİ: Süslemede kullanılan, istiridyede yetişmiş değerli madde

İNCİLAY: Parlama,ışıldama

İNCİNUR: İnci gibi ışıklı,parlak.

İPAR: Yüksek dağların kar tutmayan yerlerinde yetişen çiçek

İPEK: İpekböceği kozasından elde edilen ince, parlak kumaş. Kibar,zarif.

İREM: Bahçeleriyle ünlü masal kenti

İREN: Özgür, serbest

İRİS: Mitolojide Tanrıların elçisi

İSMİHAN: Hükümdar ismi

İYEM: Güzellik,iyilik.

İZEL: El izi anlamında

İZEM: Büyüklük, ululuk

İZGİ: Güzel, adaletli, zeki

İZLEM: İzlemek eylemi

İZİM: Önceden bulunduğum yerde bıraktığım belirti anlamında


J

JALE: Çiğ, kırağı. Sabahları otların üzerinde olan su damlaları

JALENUR: Parlayan,ışıldayan çiğ.

JANSET  : Güneşin Doğuşu (Çerkez ismi)

JANSELİ : Güneşin Doğduğu Yer (Çerkez İsmi)

JASMİN: Yasemin

JEYAN: Kızan, kükreyen

JİNSAL: Çağ, yaş, dönem

JÜLİDE: Dağınık,karmakarışık.


K

KADER: Alınyazısı,yazgı. Talih.

KAİNAT: Var edilen şeylerin hepsi, yaratılanlar

KAMELYA: Pembe,kırmızı,beyaz çiçekler açan bir süs bitkisi.

KAMER: 1. ay; Mecazi parlak ve güzel anlamında

KAMİLE: Tam,eksiksiz. Kemale ermiş. Bilgin,bilgili.

KAMURAN: İstediğine ulaşmış,mutlu.

KARACA: Rengi karaya yakın, esmer; Avrupa ve Asya'nın ılıman bölgelerinde yaşayan kısa ve çatallı boynuzlu bir memeli hayvan

KARANFİL: Kokulu bir çiçek.

KARDELEN: Kar kalkmadan çiçek açan süs bitkisi

KARMEN: Parlak kırmızı.

KAYRA: Yüksek tutulan ya da sayılan birinden gelen iyilik; Tanrıdan geldiğine inanılan iyilik; İhsan, lütuf

KERİME: Cömert. Ulu,büyük. Kız çocuk.

KEVSER: Cennette bulunduğuna inanılan su.

KIVANÇ: Sevinç

KIVILCIM: Yanmakta olan bir maddeden sıçrayan küçük ateş parçası

KIZILTAN: Kızıl renk almış tan

KÖSEM: Sürünün önünden giden,yol gösteren koç. Cildi temiz,pürüzsüz.

KUĞU: Beyaz tüylü bir su kuşu

KUMRU: Sevgilisine düşkünlüğüyle bilinen güvercin benzeri bir kuş

KUMSAL: Kumla örtülü deniz kıyısı

KUTAY: Kutlu,uğurlu ay

KUTSAL: Güçlü bir dinsel saygı uyandıran kimse

KUZEY: Bir yön

KÜBRA: Büyük, ulu; Büyük önerme


L

LAL: Parlak, koyu kırmızı renkte olan

LALE: Çan biçiminde bir çiçek

LALEHAN: Lalelerin sultanı.

LALEZAR: Lale yetiştirilen yer,lale bahçesi.

LAMİA: Parlayan, parlak.

LATİFE: Yumuşak,hoş,güzel,nazik. Güldüren güzel söz,şaka.

LEMA: Parıltı,parlayış.

LEMAN: Parlama,parıltı.

LEMİS: Dokunma,elleme.

LERZAN: Titreyen,titrek

LEYAN: Parlayan,parlayıcı. Konfor. Lüks hayat.

LEYLA: Saçları gece gibi simsiyah olan kadın; Çok karanlık gecede görülen ışık.

LEYLİFER: Gece ışığı

LİLA: Açık eflatun

LİNET: Sürgün.


M

MAHİRE: Hünerli,becerikli.

MAHPERİ: Güzeller güzeli.

MAİDE: Üzerinde yemekler bulunan sofra; Yemek, ziyafet

MANOLYA: Bir süs bitkisi

MARAL: Dişi geyik

MAVİSU: Deniz

MAYIS: Bir bahar ayı

MEBRUKE: Kutlu kadın ("mübarek kelimesinin dişisi")

MEDİHA: Övülen,beğenilen,sevilen kadın.

MEHİR: Ay parçası

MEHPARE: Ay parçası gibi güzel.

MEHTAP: Ay ışığı,dolunay.

MEHVEŞ: Ay gibi güzel kadın

MELDA: İnce ve taze bedenli

MELEK: Tanrı katında bulunan ruhani varlıkların her biri; Pek güzel, yumuşak huylu ve masum (mecazi)

MELİHA: Güzel,şirin,sevimli.

MELİKE: Kadın hükümdar,padişah eşi.

MELİS: Bal, bal arısı

MELİSA: Oğul otu

MELTEM: Yazın karadan denize doğru esen yel

MENEKŞE: Mor beyaz renkli, kokulu, yuvarlak yapraklı bir çiçek

MERAL: Dişi geyik,ceylan.

MERCAN: deniz dibine ağaç gibi kök salarak büyüyen, hayvan gibi duyguya sahip, kırmızı renkli, kalker iskeletli bir canlı türü

MERİÇ: Bulgaristan'dan çıkıp Edirne yakınlarında Arda ve Tunca ile birleştikten sonra Türk-Yunan sınırı boyunca akarak Enez yakınlarında Ege Denizi'ne dökülen ırmak

MERİH: Mars gezegeni

MERVE: Mekke'de Safa dağının karşısındaki kırmızı renkli tepenin adı

MERYEM: İsa peygamberin annesinin adı

MERZE: Mercan.

MEYYAL: Meyleden,aşırı istekli. Fazlaca eğilen. Eğik.

MISRA: Manzumenin satırlarından her biri,dizeler.

MİHRİBAN: Dost,sevgili,yarendeş. İyi yürekli,güler yüzlü.

MİHRİCAN: Dost,sevgili. Sonbahar.

MİHRİGÜL: Güler yüzlü,dost,sevecen,güzel.

MİHRİNAZ: Çok nazlı.

MİHRİNUR: Güldüğünde ışıklar saçan.

MİMOZA: Bir süs bitkisi

MİNA: Mine. Liman. Şişe,cam,billur. Şarap şişesi.

MİNE: İnce ve parlak nakış; Madenler üzerine vurulan renkli cam tabakası; Şişe, cam, billur sırça

MİRAY: Yılın ilk aylarında doğan

MİRCAN: Güneş gibi aydınlık.

MÜGE: İnci çiçeği

MÜJDE: Sevindirici haber; İyi haber getirene verilen bağış

MÜJGAN: Kirpikler.




N

NADİDE: Az bulunur,görülmemiş. Çok değerli,eşsiz.

NADİRE: Az bulunan.

NAĞME: Güzel uyumlu ses, ezgi; Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz

NAHİDE: Venüs gezegeni. Ergenlik çağında genç kız.

NARİN: İnce, ince yapılı, kibar

NAŞİDE: Şair,şiir okuyan ve yazan.

NAZ: İsteksiz gibi görünen, çekingen davranış

NAZAN: Cilve yapan,nazlanan,nazenin.

NAZER: Nazar

NAZGÜL: Gül kadar güzel olan,nazlı.

NAZLI(M): Naz yapan; İşveli(m), edalı(m)

NAZLIHAN: Naz yapan han anlamında

NECLA: Evlat,çocuk. Soylu.

NEFİSE: Çok güzel,değerli.

NEHAR: Gündüz anlamındadır

NEHİR: Akarsu, ırmak

NEHİRE: Gereğinden fazla.

NERGİS: Bir süs bitkisi

NERMİN: Yumuşak,narin,ince.

NESLİ: Soylu.

NESLİHAN: Han soyundan. Sevgi ile hükmeden.

NESLİŞAH: Şah soyundan

NESRİN: Yaban gülü

NEŞE(M): Gönül açıklığı(m), sevinc(im)

NEŞVE: Keyif,neşe.

NEVA: Ses, ahenk; Güç, zenginlik, servet; Nasip; Türk müziğinde bir makam

NEVAL: Talih,kader,kısmet.

NEVADE: Torun anlamında

NEVBAHAR: İlkbahar, ilkyaz

NEVESER: Türk Müziğinde Dede Efendi'nin bulduğu bileşik bir makam

NEVGECE: Yeni yeni oluşan gece

NEVGÜL: Yeni açmış gül

NEVİD: Yeni, yepyeni

NEVRA: Beyaz çiçek. Işıklı olma,parlaklık.

NEVRES: Yeni yetişen.

NEYİR: Işıklı, aydınlık, parlak

NİGAR: Resim kadar güzel sevgili; Nakış; Resim

NİHAL: İnce ve düzgün vücutlu sevgili. Fidan,taze sürgün.

NİHAN: Saklanmış, gizli olan; Sır

NİL: Çivit. Mısır'da bir nehir

NİLAY: Işıklı mavi,ışıklı lacivert.

NİLGÜN: Lacivert renkli, çivit renginde

NİLÜFER: Durgun sularda yetişen, değişik renkli ve uzun ömürlü su bitkisi

NİRAN: Nurlar,aydınlıklar,ışıklar. Ateşler. Cehennem.

NİSA: Kadın,kadınlar.

NİSAN: Gelin çiçeği; İlkbaharın ilk ayı

NUR: Aydınlık, parıltı, parlaklık

NURAN: Nurlu,ışıklı.

NURAY: Işık saçan.

NURCAN: Aydınlık insan.

NURFER: Işık veren,aydınlatan,ferahlatan.

NURGÜL: Nur+Gül

NURGÜN: Nur+Gün

NURPERİ: Bir peri kadar göz kamaştırıcı güzelliğe sahip olan.

NURSAL: Işıksal ışıkla ilgili

NURSAY: Işık gibi say, ışık gibi bil anlamında

NURSELİ: Işık seli (yağmuru) anlamında

NURSEZA: Nura layık, ışığa, aydınlığa layık anlamında

NURTEN: Işık gibi duru tenli anlamında

NUTİYE:Gökyüzündeki en parlak yıldız

NÜKET: Nükte, zarif, güzel sözler

NÜKHET: Güzel koku

NÜKTE: İnce anlamlı, düşündürücü şaka söz

 


O


OKSAL: Ok at; Oka ilişkin

OKŞAN: Sevil,şefkat gör.

OLCA: Ganimet,bolluk.

OLCAY: Mutlu, ongun; Rastlantıları düzenlediği ve böylece de insanlara iyi ya da kötü durumlar hazırladığı sanılan şey, şans, talih

OLGAÇ: Bilgi ve görgüde olgunlaşan

OMAY: Gözde,sevilen,beğenilen.

ONGU: Sağlık,mutluluk.

ONGÜL: Ön ayak olmak; İlk gül

ORKİDE: Salepgillerden güzel çiçekli birtakım bitki türlerinin ortak adı

OYA: Bir nesneye oyularak yapılan süs; Genellikle ipek veya ibrişim ile iğne, mekik, tığ kullanılarak yapılan ince dantel

OYLUM: Hacim, dirim; İçi oyulmuş, çukur duruma getirilmiş; Resimde derinlik, üç boyutluk etkisi, mimarlıkta mekan karşılığı


Ö

ÖDÜL: Armağan

ÖĞÜN: Kendini yücelt. Zaman. Kez,defa.

ÖĞÜT: Tavsiye.

ÖMÜR: Yaşama süresi,hayat.

ÖNAY: Yeni çıkmış ay

ÖNGÜL: Direnen,inatçı. Kılavuz. Öncü,teşvik eden.

ÖRGÜN: Türlü ve düzenli parçalardan oluşan

ÖVGÜ: Övme, övmek için söylenen söz

ÖVGÜN: Övülmüş, övülen kişi

ÖVÜNÇ: Övünmeye yol açan ya da hak kazandıran şey, kıvanç, sevinç, övünç,

ÖYKÜ: Hikaye, ayrıntılarıyla anlatılan olay

ÖZBEN: Bireyin kendi varlığı; Gerçek ben anlamında

ÖZDE: Kişinin kendi içinde, özünde, canda olan

ÖZDEN: Özle, öz varlıkla, gerçekle ilgili

ÖZEN: Büyük hassasiyet göstermek

ÖZGE: Yabancı. İyi,güzel. Cana yakın,şakacı. Yürekli,gözü pek

ÖZGEN: Başına buyruk. Rahat. Özü geniş. Kuzu kulağı otunun filizi

ÖZGÜL: Gerçek gül, benim gülüm anlamında

ÖZGÜR: Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, koşula bağlı olmayan, başına buyruk, hür

ÖZLEM: Bir şeye karşı duyulan istek, bir kimseyi ya da bir şeyi görme, kavuşma isteği; Hasret

ÖZLEN: Görme isteği uyandır, kavuşma isteği ver, seni özlesinler

ÖZNİL: Nil gibi verimli.

ÖZNUR: Özü ışıklı,aydınlık.

ÖZSU: Besleyici su, besisuyu, bitkilerin dokularında bulunan su

ÖZÜN: Şiir. Hak edilmiş ün.

ÖZTEN: Güzel tenli.




P

PAMİRA: Orta Asya'da bir yayla

PAPATYA: Baharda çiçek açan bir kır bitkisi

PARLA: Parlamak eyleminden parla, ışık saç; Başarılı ol, ünün sanın artsın; Güzel ol, güzel görünüşlü ol

PELİN: Acı ve güzel kokulu bir bitki

PELİNSU: Pelin+Su, hem pelin hem su anlamında

PERÇEM: Kahkül

PERİ: Cisimleri çok latif ve görünmez olan hoş yaratık; Güzel insan, güzel kimse

PERRAN: Uçan, uçucu

PERVİN: Ülker yıldızı

PETEK: Arıların bal topladıkları balmumu yuvacıkları

PEYDA: Belli, açık, ortaya çıkmak, oluşmak

PINAR: Büyük su kaynağı

PIRILTI: Pırıldayan şeyin çıkardığı ışık

 


R

RABİA: Dördüncü.

RAHŞAN: Parlayan, parlak, aydınlık,ışıltı.

RANA: İyi, güzel, yumuşak, hoş

RAVZA: Sulu, su yatağı yer; Bahçe

REBİA: Bahar.

RENAN: Çok ses çıkaran, çınlayan

RENGİN: Boyalı, renkli; Hoş, latif ve güzel

REVAN: Yürüyen, giden; akan, akıp giden. Ruh,can.

REYHAN: Yaprakları güzel kokan bir süs bitkisi, fesleğen

REZZAN: Ağırbaşlı, onurlu

RİMA: Dişi ceylan yavrusu

ROSA: Gül rengi,pembe kırmızı arası bir renk.

RUHAN: Güzel kokulu

RUHSAR: Yanak, yüz, güzel yüz

RUHŞEN: Neşeli,canlı.

RUHUGÜL: Gül kadar temiz bir ruha sahip olan.

RUKİYE: Büyü,sihir.

RÜÇHAN: Üstünlük

RÜYA: Düş; Gerçekleşmesi imkansız durum, hayal; Gerçekleşmesi beklenen şey, umut




S

SABA: Gündoğusundan esen hafif ve tatlı rüzgar.  Türk müziğinde bir makam

SABAH: Günün ağarmasıyla başlayan ilk saatler

SAHRA: Kır,ova,çöl

SALİHA: Yararlı,iyi,elverişli.

SANAL: Sanlı ol, ünlen

SANEM: Çok güzel kadın; Put

SARA: Halis, saf, katkısız

SARE: Olmak, oldu; Cemaat, topluluk; İhtiyaç, susuzluk

SARGIN: Albenili, çekici, büyüleyici,yıldızı şirin, hoşa giden, sevimli, güzel

SAYE: Gölge; Koruma, yardım, sahip çıkma

SAYGIN: Sayılan, sevilen

SAYIL: Her zaman saygı gör

SEBLA: Uzun kirpikli göz

SEÇİL: Beğeni, sevgi, üstünlük gösterilen

SEÇKİN: Benzerler arasında nitelikleriyle göze çarpan, elit

SEDA: Ses; Doğa veya bir engele çarpıp geri dönen ses, yankı

SEDEF: Midye ve istiridye gibi deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan pırıltılı, beyaz, sert bir madde; Bu maddeden yapılmış veya bu madde ile süslenmiş

SEDEN: Uyanık, tetikte; Gözü açık olmak

SEGAH: Doğu müziğinin makamlarından

SEHER: Tan ağartısı

SEL: Taşkın su

SELDA: Bir söğüt cinsi

SELEN: Haber, müjde

SELİN: Gür akan su

SELİNTİ: Ufak sel

SELİS: Akıcı söz

SELMA: Barış içinde,huzur,erinç.

SELMİN: Barış ve sevgi duygusuyla dolu olan

SELVA: Amerika'da Amazon, Afrika'da Nijer ırmakları gibi ekvator bölgesinde büyük suların geçtiği havzalarda bulunan geniş ve balta girmemiş ormanlara verilen ad.

SELVİ: İnce uzun ağaç

SEMA: Gökyüzü; Göç

SEMANUR: Nurlu gökyüzü

SEMEN: Yasemin çiçeği. Semizlik.

SEMİN: Değerli, pahalı; Semizlik

SEMİRAMİS: Babil'in Asma Bahçeleri'ni kurduran Asur kraliçesi

SEMRA: Esmer kadın.

SENA: Övmek, methetmek; Şimşek parıltısı; Yücelik, yükseklik; Aydınlık; Bir ot adi

SENAHAN: Metheden, alkışlayan, öven

SENAR: Yar, aşık, seven insan

SENAY: Ay gibi güzelsin.

SENEM: Kars dolaylarında kadın ve erkeklerin karşılıklı olarak oynadıkları bir halk dansı; Arapça'da put; Arapça'da kendine tapılacak kadar güzel olan kadın, sevgili, güzel

SERA: Varlıklı olmak, zengin olmak; Şarkı söyleyen; Yer, toprak; Ok yapımında kullanılan bir ağaç

SERAP: Çorak yerlerde, çölde, sıcak ve ışığın etkisiyle, ileride, yakında ya da ufukta su veya yeşillik var gibi görünmesi olayı

SERAY: Ay gibi güzel

SEREN: Gemi direği

SERMA: Kış soğuğu

SERPİL: Gelişmek,büyümek.

SERPİN: Yağmur

SERRA: Rahatlık,kolaylık

SERTAP (SERTAB): İnatçı anlamında

SEVAL: Severek al anlamında

SEVDA: Vurgunluk, tutkunluk, aşk; Heves, arzu, kuvvetli istek

SEVDEM: Sevginin en son demi

SEVEN: Bir başkasına sevgi duyan

SEVGİ: İnsanı bir şeye ya da bir kişiye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu

SEVGÜL: Gül gibi sevilen.

SEVİL: Her zaman sevilen biri ol

SEVİM: Sevmek eylemi; Bir kişi ya da bir şeyde bulunan o kişi ya da şeyi başkalarına sevdiren özellik

SEVİNÇ: İstenilen şeyin olmasıyla duyulan coşku

SEVTAP: Tapılacak kadar çok sevilen.

SEYLAN: Sel, akma, akış

SEYYAL: Akıcı, akışkan

SEZEN: Hisseden, sezgili

SEZER: Açık bir kanıt olmaksızın, olmuş ya da olacak bir şeyi duyumsar

SEZGİ: Sezmek eyleminden sezgi; Sezme yeteneği

SEZİN: Sezinleme işi, sezme. Duygulu,anlayışlı.

SILA: Bir süre ayrı kaldığı bir yere veya yakınlarına kavuşmak; Doğup büyüdüğü ve özlediği yer; Bahşiş, hediye; Bağ

SİBEL: Henüz yere düşmemiş yağmur damlası (Fransızca "si belle": öylesine güzel anlamında)

SİM: Gümüş gibi parlak ve beyaz

SİMA: Yüz, çehre

SİMGE: Anlamı olan harf, bitki gibi işaretler

SİMİRNA: İzmir'in eski adı. Aynı zamanda Amazon savaşçılarının kraliçesinin adı.

SİNEM: Yüreğim, çok sevdiğim

SİTARE: Yıldız

SONEDA: Nazlı olmaması temenni edilen

SONGÜZ: Kasım ayının halk arasındaki adı

SONYAZ: Sonbahar

SU: Canlıların yaşaması için en gerekli olan kokusu, rengi olmayan sıvı

SUMRU: Bir şeyin yüksek yeri, tepesi

SUNA: Boylu, poslu, yakışıklı. Yaban ördeği.

SURPERİ: Peri güzeli.

SUZAN: Yakan,yakıcı.

SÜHEYLA: Yumuşak ve iyi huylu,mütevazı kadın.

SÜNDÜS: Ham ipek,ipekli.

SÜSEN: Nisan-Haziran dönemlerinde açan güzel kokulu bir çiçek


T

TAÇNUR  : Mutluluk  

TAHİRE  : Gündoğusundan esen rüzgar  

TAİBE  : Tövbe eden, pişmanlık duyan 

TALHA  : Güzellik  

TALİA  : Güzel, şirin  

TALİHA  : Rastlantıları düzenlediğine ve insanlara iyi veya kötü durumlar hazırladığına inanılan doğa üstü güç, şans, felek 

TAMAY  : Dolunay, ayın on dördüncü 

TANAY  : Secde eden  

TANSELİ  : Şafak vakti gelen sel 

TANSU  : Göğüsle ilgili  

TANYEL  : Katıksız, arı - Seçilmiş  

TANYELİ  : Tan vakti esen rüzgar 

TARA  : Sahur zamanı doğan kız çocuğuna verilen ad  

TAYYİBE  : 1.İyi davranış. 2.Yatıştırıcı, hoşa giden söz 

TENAY  : Uygun, yakışan - Yetkili olan - Dine uygun hareket eden  

TENDÜ  : Öz, asıl  

TENNUR  : Yüksek, ulu  

TİJEN  : Taç, taçlar 

TİLBE  : Put - Güzel kadın  

TUBA  : 1.Cennette bulunduğun inanılan büyük ağaç. 2.Güzellik, iyilik. 3.Rahat 

TUĞÇE  : Küçük tuğ 

TULÜ  : Doğuş, doğma (güneş için) anlamında 

TÜLAY  : Ayın ince ışığı 

TÜLİN  : Ayın çevresinde görülen ışık halkası 

TÜNAY  : Gece ve ay 

TÜRKAN  : 1.Kraliçe. 2.Güzel kız 

TÜRKÜ  : Yankı, ses  

TÜRKAN  : 1.Kraliçe. 2.Güzel kız 



U

UBEYDE  : Tanrının kölesi 

UĞURGÜL  : Uğurlu gül 

UHDE  : Birinin yapmakla yükümlü olduğu iş, görev. 

ULYA  : En yüce, en ulu, yüksek 

UMAY  : Devlet kuşu 

UMUR  : Görgü, deneyim  

UZEL  : Usta, becerikli 


Ü

ÜLKÜ   : Amaç, ideal  

ÜMRAN  : 1.Bayındırlık. 2.Uygarlık, medeniyet. 3.İlerleme, mutluluk, refah 

ÜNZİLE   : Gönderilmiş  

ÜZGÜ  : Yersiz ve gereksiz olarak çektirilen üzüntü, eziyet. 


V

VAHİBE  : Hibe eden, bağışlayan. 

VAHİDE  : Tek yalnızca bir tane. 

VARİDE   : Gelen, erişen - Söylenti  

VEDİA   : Korunması için bırakılan emanet  

VERDA  : Gül. 

VİLDAN   : Yeni doğmuş çocuklar  

VİRA  : Durmadan, aralıksız, sürekli. 


Y

YAĞMUR  : Bulutlardan yeryüzüne düşen su damlacıkları. 

YAPRAK  : Bitkilerin solunumunu sağlayan, yeşil ve türlü biçimlerdeki ince bölüm 

YAREN  : Dost, arkadaş  

YASEMİN  : Çeşitli renklerde kokulu çiçekleri olan bir bitki 

YAŞAM  : Hayat  

YELDA  : 1.Uzun. 2.Yılın en uzun gecesi 

YELİZ  : Ferah yer, aydınlık, havadar 

YEŞİM  : Açık yeşil ve pembe renkli kolay işlenen değerli bir taş 

YILDIZ  : Gökyüzündeki ışıklı cisimlerin her biri. 

YONCA  : Çiçekleri kırmızı veya mor renkli çayır bitkilerinin genel adı 

YUDUM  : Bir içimlik sıvı 

YÜKSEL  : Başarı kazan, yücel  

YUDUM  : Bir içimlik sıvı 


Z

ZEHRA : Çok beyaz, parlak yüzlü 

ZEHRE  : Çiçek. 

ZELİHA  : Züleyha, su perisi

ZENNAN  : Kadınlar 

ZENNUR  : Zinnur, nurlu, ışıklı 

ZEREN  : Anlayışlı, kavrayışlı. 

ZERİN  : Altından ya da altına benzer olan. 

ZERRİN  : Altından yapılmış. 

ZEYNEP  : Süs, bezek. 

ZİNNUR  : Nurlu, ışıklı 

ZİŞAN  : Şanlı, şerefli - Bir tür lale 

ZUHAL  : Satürn gezegeninin adı. 

ZULAL  : Hafif, güzel, soğuk su. 

ZÜBEYDE  : Öz, asıl 

ZÜHRE  : Çoban yıldızı, venüs. 

ZÜLAL  : Saf, temiz, hafif tatlı su. 

ZÜLEYHA  : Su perisi - Hz.Yusuf'un karısı 

ZÜMRA  : Akıllı, çabuk kavrayan kadın. 

ZÜMRÜT  : Cam parlaklığında, yeşil renkte, saydam bir süs taşı.

 
 
 
 
 
 

ERKEK ÇOCUK İSİMLERİ VE ANLAMLARI

 



A


ACAR  : Becerikli,atılgan

ACUN : Dünya,varlık 

AKAY : Beyaz ay, dolunay 

AKEL : Dürüst, güvenilir 

AKGÜN : Mutlu,sevinçli gün 

AKIN : 1.Arkası kesilmeyen bir geliş durumunda olmak. 2.Baskın.

AKTAÇ : Beyaz taç,gelin tacı 

AKTAN : Aydınlık gece 

ALİ : Yüce,ulu 

ALİCAN : Candan,cana yakın 

ALİŞAN : Şanı şerefi en yüksek olan 

ALKAN : Kızıl kan 

ALKIN : Sevdalı,aşık 

ALP : Kahraman,cesur,savaşçı 

ALPAR  :Yiğit,cesur 

ALPASLAN : Aslan gibi cesur,savaşçı beyi 

ALPTUĞ : Yiğitlik simgesi.

ALPER : Yiğit insan, yiğit erkek.

ALPEREN : Yiğit ve ermiş kişi.

ALPHAN : Yiğit,hükümdar 

ALPTEKİN : Tek yiğit,prens 

ALTAN : Sabah güneş doğarkenki zaman 

ALTAY : Orta Asya'da Tanrı dağı,bir Türk boyu 

ALTUĞ : Kızıl tuğ, al renkli.

ANIL : Amaç, erek, hatırlanmak.

ANDAÇ : Armağan,hediye 

ARAL : Takımada,sıradağlar. 

ARCAN : Saf,temiz 

AREL : Temiz,dürüst

ARDA : 1.İşaret olarak yere dikilen çubuk. 2.Ardıl.

ARGUN : Zayıf,güçsüz,dermansız

ARGÜN : Temiz,aydınlık gün 

ARIKAN : Temiz soy 

ARIN : Temiz,saf - Alın 

ARİF : Anlayışlı,tanınmış,meşhur,bilgi sahibi 

ARKAN : Temiz kandan gelen - Üstün,galip 

ARKUT : Temiz ve kutlu.

ARMAN : Hasret,özlem - Sıkıntı 

ARSLAN : Yırtıcı,güçlü,yiğit 

ARTUN : Kendine güvenen, onurlu.

ATABERK : Şehzade eğitmeni - Devlet yetkilisi 

ATACAN : Hoşgörülü,babacan 

ATAK : Canlı,girişken-Cömert-Nişancı 

ATAKAN : Düşünmeden cesurca işe girişen 

ATALAY : Ünlü,şöhretli 

ATAMAN : Ata kişi,önder 

ATASOY : Ataların soyundan gelen 

ATİLLA : Savaşçı,fatih - Büyük,ünlü   

AYBERK : Ay gibi güzel ve sağlam.

AYDIN : Işıklı-Aylı gece-Açık,belli-Uğurlu 

AYHAN  : Ay hakimi 

AYKUT : Ay gibi uğurlu.

AYTAÇ : Ay biçiminde taç 

AYTEK : Ay gibi 

AYTEKİN : Ay şehzadesi, prensi 

AYTUNÇ : Ay gibi güzel,tunç kadar sağlam 

AZİZ : Sevgili - Az bulunur- Muhterem 

AZMİ : Kararlılık - Güçlü,kuvvetli




B

BAHA : Kıymet, değer, para.

BAHADIR: Kahraman

BAHİR : Deniz-Belli, açık-Işıklı,parlak 

BALER : Tatlı dilli, cana yakın 

BALKI : Şimşek, ışık, parlayış.

BARAN : Direnci kıran güç, ulu, yüksek.

BARAY : Sonsuzluk.

BARBAROS : Kızıl sakal

BARIN : Güç ve kuvvet.

BARIŞ : Sulh.

BARKIN : Gezmek, görmek, gezgin.

BARKAN : Çölde oluşan küçük kum kitlesi 

BARLAS : Kahraman 

BARS : Kaplan benzeri yırtıcı hayvan 

BARTU : En eski Türk hanlarından biri.

BAŞER : Başta gelen 

BATI : Güneşin battığı yön 

BATIHAN : Batı'nın hükümdarı, hanı 

BATURALP : Yiğitler yiğidi 

BATIRAY : Ay gibi yiğit 

BATUĞ : Üstün olan, yiğit. Az.

BATUHAN : Yiğit hükümdar.

BATUR : Yiğit, yürekli, bahadır.

BAYAR : Ulu, yüce 

BAYBARS : Eski Türklerin beslediği kaplan 

BAYBORA : Fırtına 

BAYCAN : Zengin 

BAYHAN : Zengin ve güçlü 

BAYKAL : Yaban kısrağı - Sibirya'da bir göl 

BAYSAL : Soylu, ünlü 

BAYÜLKEN : Göğün 16.katında oturan barış tanrısı 

BEDİR : Dolunay.

BEDİRHAN : İleri görüşlü lider 

BERK : 1.Sert, sağlam, katı. 2.Yıldırım.

BERKAY : Güçlü ve ay gibi.

BERKE : Kamçı, kırbaç.

BERKAN : Parlama - Kıvırcık kuzu postu 

BERKANT : Bozulmaz yemin 

BERKAY : Ay gibi güçlü 

BERKE : Kamçı 

BİLGEHAN : Göktürk hakanı 

BİLGİN : Alim, bilgili kişi 

BİRANT : Tek yemin. Özelliği olan yemin 

BOĞAÇ : Bir Dedekorkut kahramanı 

BORA : Şiddetli rüzgar 

BORAN : Rüzgar şimşek ve gök gürültüsü ile ortaya çıkan sağanak yağışlı hava olayı.

BUĞRA : Erkek deve 

BURAK : Hz.Muhammed'in Miraç gecesi bindiği efsanevi at 

BURÇ : Kale, hisar çıkıntısı - Güneş sistemi - sarp yamaç 

BÜLENT : Yüce, yüksek


C

CABBAR Kuvvet,kudret sahibi-Becerikli 

CAFER:Küçük akarsu 

CAHİT Çaba gösteren, çalışkan 

CAN: İnsan ve hayvanlarda yaşamayı sağladığınave ölümle vücuttan ayrıldığına inanılan madde dışı varlık.

CANALP : Özünde yiğitlik, güç olan 

CANBERK  : Güçlü, sağlam 

CANDAŞ  : Dost, yoldaş 

CANDEMİR : Özü demir gibi sağlam 

CANDOĞAN : Cana doğan 

CANEL : Dostluk eli 

CANER: Çok içten, sevilen.

CANKUT: Neşe, mutluluk, talih, baht.

CANTEKİN : Tek, eşsiz can 

CAVİT : Sonsuz, ebedi 

CELAL : Büyüklük, yücelik - Öfke, kıgınlık 

CELAYİR : Moğolların kollarından 

CELİL : Büyük, yüce 

CEM : Hükümdar - Toplanma,biraraya gelme 

CEMAL : Güzel yüz - Yüz güzelliği 

CEMİL : Güzel yakışıklı erkek - İyilikle anma 

CEMRE : Ateş,kor-Suda,havada,toprakta oluştuğuna inanılan sıcaklık 

CENAP : Şeref, onur 

CENGİZ : Güçlü, gözüpek 

CENGİZHAN : Moğol İmparatorluğunu kuran hükümdar 

CENK : Savaş 

CEVAHİR : Mücevher,değerli süs taşı

CEYHUN : Orta Asya'da bir akarsu - Cennet'in 4 nehrinden biri 

CİHAN : Dünya 

CİHANGİR : Dünyaya egemen olan 

CİHAT : Din uğruna savaşan 

COŞKUN : Heyecanlı, kabına sığmayan 

CUMHUR : Halk, topluluk 

CÜNEYT : Küçük asker




Ç

ÇAĞAN : Bayram, şenlik 

ÇAĞATAY : Tay-Doğu Türklerine verilen ad 

ÇAĞDAŞ : Çağın koşullarına uygun.

ÇAĞIN : Yıldırım, şimşek 

ÇAĞKAN : Canlı, dinamik, çalışkan.

ÇAĞLAR : Şelale, çağlayan 

ÇAĞMAN : Çağdaş insan 

ÇAĞRI : Çakır gözlü 

ÇAKAR : Parlayan, ışık veren 

ÇAKIN : Şimşek, parıltı 

ÇAKIR : Mavi renkli, gri benekli gözü olan 

ÇELİK : Su verilip sertleştirilmiş demir - Çok güçlü 

ÇELİKER : Çelik gibi güçlü 

ÇETİN : Sert-Çözümü zor, sarp-İnatçı,azimli 

ÇEVİK : Çabuk davranan, hareketli 

ÇIĞIR : Çığın açtığı iz, yol - Yenilikçilik 

ÇINAR : Uzun ömürlü,uzun boylu, kalın gövdeli bir ağaç türü



D

DALAN : Biçim - İnce, zarif   

DEMİR : Kolay işlenen dayanıklı bir maden 

DEMİRALP : Demir gibi güçlü, yiğit 

DEMİRCAN : Özü demir gibi sağlam 

DEMİREL : Demir gibi güçlü eli olan 

DEMİRHAN : Demir gibi güçlü hükümdar 

DEMİRKAN : Güçlü soydan gelen 

DENİZ : Deniz, su kütlesi, derya 

DENKTAŞ  : Akran, aynı yaşta 

DERVİŞ : Tarikata girmiş - Hoşgörülü,alçakgönüllü 

DERYA :  Deniz - Engin bilgili - Çok 

DEVRAN : Felek, kader 

DEVRİM : Olumlu yönde değişiklik yaratan hareket  

DİNÇ : Güçlü, sağlıklı 

DİNÇER : Güçlü, sağlıklı 

DOĞA : Tabiat 

DOĞAN : Yırtıcı bir kuş 

DOĞU : Güneşin doğduğu yön

DOĞUHAN  : Doğunun hükümdarı 

DOĞUKAN : Doğulu, doğu soyundan 

DOĞUŞ : Yaradılış 

DORUK  : En yüksek yer, zirve - Üstün başarı   

DURAN : Varlığını sürdüren-Dağ yolu-Dingin,sakin

DURUKAN  : Kanı saf, berrak. 

DÜNDAR  : Artçı asker, birliği koruyan asker



E

ECEVİT : Çevik,çalışkan,açık fikirli- Yaramaz,sinirli   

EFE : Batı Anadolu'da köy yiğidi, zeybek.

EFGAN  : Ağlayıp inleme - feryat 

EGE : Bir çocuğu koruyan,ona bakan - Büyük ulu 

EGEHAN : Engin denizlerin hükümdarı.

EGEMEN : Hakim , hüküm süren 

ENES : Secereli Arap atı.

ENİS : Dost, arkadaş.

EMİR : Bir kavmin başı -Peygamber soyundan - Kumandan 

EMİRHAN : Emirlerin başı, hükümdarı 

EMRAH : Bir halk ozanımız 

EMRE : Aşık, vurgun 

ENDER :  Çok az, nadir bulunan 

ERTUĞ : Yiğit başlığı.

ENGİN : Uçsuz bucaksız - Yüksekte olmayan yer 

ENGİNSU : Açık deniz 

ENVER : En nurlu, en parlak 

ERALP : Yiğit

ERAY : İlk ay  

ERBERK : Şimşek gibi yiğit

ERCAN : Canlı, sağlıklı 

ERCÜMENT : İtibarlı, haysiyetli, değerli 

ERDAL : Tek erkek 

ERDEM : Namus, fazilet - Hüner - Ruhsal yetkinlik 

ERDEN : El değmemiş

ERDİNÇ : Duru, güçlü erkek 

EREN : Yetişmiş - Cesur,yiğit - Ermiş kişi 

ERDOĞAN : Yiğit doğmuş 

ERGİN : Olmuş, yetişmiş - Reşit 

ERGUN : Oynak, hızlı giden at 

ERGÜN : Yumuşak huylu, uysal 

ERHAN : Adaletli hükümdar


F

FADIL : Fazietli, ahlaklı - Fazıl  

FAHİR : İftihar edilecek, övülecek

FAHRETTİN  : Diniyle övünen 

FAHRİ : Şeref ve itibar için yapılan iş  

FAİK : Üstün, yüksek   

FARUK : Haklıyı haksızı ayırabilen - Keskin

FATİH : Fetheden - Hüküm veren 

FAZIL : Faziletli, ahlaklı

FERDİ : Kişiye özgü  

FERHAT : Güçlükleri yenip bir yeri ele geçiren  

FERHAN : Sevinç, mutlu 

FERİD : Eşsiz, tek, benzeri olmayan

FERİDUN : Eşsiz, tek 

FERİT : Avcı kuş   

FERRUH : Uğurlu - Kutsal 

FETHİ : Fetih ile ilgili 

FEVZİ : kurtuluşla,zaferle ilgili - galip üstün gelen  

FEYYAZ : Faydalı, verimli, bereketli 

FIRAT : Tatlı su - Türkiye'nin en uzun akarsuyu 

FİKRET : Düşünce - Akıl, anlayış 

FUAT : Kalp, gönül 

FURKAN : Doğruyu yanlıştan ayırma



G


GALİP : Üstün gelen, kazanan 

GAZANFER : Aslan - Yiğit, yürekli 

GEDİZ : Su birikintisi, gölcük - Ege'de bir akarsu 

GENCAL : Genç, taze 

GENCALP : Genç yiğit, kahraman 

GENCAY : Ayın bir haftalık hali, hilal 

GENCER : Genç yiğit 

GİRAY : Uygun, laik.

GİRGİN : Kolay yakınlık kuran 

GÖKALP : Mavi gözlü yiğit - Göklerin yiğidi 

GÖKAY : Mavi ay 

GÖKBERK : Mavi gözlü, sert kişi 

GÖKCAN : Mavi gözlü dost, candan kişi 

GÖKÇE : Güzel, gösterişli - Yiğit, cesur - Mavi gözlü 

GÖKÇEN : Güzel, hoş 

GÖKHAN : Eski Türklerde gök tanrısı - Göklerin hakimi 

GÖKMEN : Sarışın, mavi gözlü 

GÖKSEL : Gökle ilgili 

GÖKTAN  : Mavi şafak 

GÖKTUĞ : Mavi tuğ.

GÜÇHAN : Çetin, güçlü han 

GÜÇLÜ : Kuvvetli, gücü yerinde - Önemli, etkili - Şiddetli 

GÜLTEKİN : Genç, nazik delikanlı 

GÜNALP : Güneş gibi yiğit 

GÜNEY : Dört yönden biri - Her zaman güneşli yer 

GÜNKUT : Günün uğuru

GÜNTAN : Güneşin doğuşundan az önceki zaman 

GÜNTEKİN : Güneş gibi tek 

GÜRAL : Hakkını bol bol, çok al 

GÜRALP : Güçlü yiğit 

GÜRAY: Çok ışıklı, aydınlık.

GÜRCAN : Güçlü, coşkulu can 

GÜRKAN : Gürbüz, kanı bol 

GÜROL : Hayat boyu herşeyin bol olsun 

GÜVEN : Kuşku duymadan bağlanma, inanma - Cesaret 

GÜVENÇ : Güven - Sevinçli - Dayanak, yardım 


H

18/6/2007

İSLAMDA ÇOCUK EĞİTİMİ

İSLAM'DA ÇOCUK EĞİTİMİ  

Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher olup, mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur'an ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana-baba ve hocalarına da verilir. Her müslüman, emri altında bulunanlardan mesuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.) [Müslim]
(Çocuklarına Kur'an-ı kerim öğretenlere veya Kur'an-ı kerim hocasına gönderenlere, öğretilen Kur'anın her harfi için, on kere Kâbe-i muazzama ziyareti sevabı verilir ve kıyamette, başına devlet tacı konur. Bütün insanlar görüp imrenir.) [S.Ebediyye]
(Çok müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyf sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evladlarına müslümanlığı ve Kur'an-ı kerimi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmiyenler Cehenneme gidecektir.) [S.Ebediyye]
Çocuğa günah işlettirmek
Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Çocuklarına içki içiren, kumara alıştıran, müstehcen neşriyatı okumasına sebep olan, yalancılık, hırsızlık gibi kötü huylara alıştıran, kıbleye karşı ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur.
Dinimizin temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslâmiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, müslümanlara (Emr-i maruf) yapmayı emrediyor. Yani, benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz buyuruyor. (Nehy-i münker) yapmayı da emrederek, yasak ettiğini bildirdiği haramların yapılmasına razı olmamamızı istiyor. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Kendinizi ve aile efradınızı Cehennem ateşinden koruyun!) [Tahrim 6]
Kur'an-ı kerimde, nefslerimizi ve aile efradımızı, yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden korumamız emredilmektedir. Elli-yüz senelik kısa bir hayat için evladımızı dünya felaketlerinden korumaya çalıştığımız gibi, ebedi felakete düçar olmaması için ahıretini de korumamız gerekir. Bir babanın, evladını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı ve farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve kötü arkadaşlardan ve zararlı neşriyattan korumakla olur. Bütün fenalıkların başı, kötü arkadaştır. Kötü arkadaşları, onun, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olmasına sebep olabilir. Senelerce de bu kötü huylardan kurtulamaz.
İyi  hareketi övülmelidir
Ne zaman çocukta iyi bir hareket görülürse, onu takdir etmeli, mükâfatlandırmalıdır! İnsanların yanında bazan onu övmelidir. (Amcası benim çocuğum böyle yaptı) diyerek iyiye teşvik etmelidir. Bir kabahat işler veya kötü bir söz söylerse birkaç defa görmezlikten gelmeli, (onu yapma) dememeli, azarlamamalıdır. Sık sık azarlanan çocuk, cesaretlenir, gizli yaptıklarını açıktan yapmaya başlar. Yaptığı kötü işlerin zararı, kendisine tatlı dil ile anlatılmalı, ikaz edilmelidir! Yapılan iş, dine aykırı ise işin zararı, fenalığı ve neticesi anlatılarak, o kötü işe mani olmalıdır. Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir! Anne, çocuğu babası ile korkutmalıdır!
Her gün bir müddet oynamasına izin vermelidir ki, çocuk sıkılmasın. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy hasıl olur ve kalbi körleşir. Hiç kimseden para istemesine müsaade etmemeli, fazla konuşmamasını, büyüklere saygıyı öğretmelidir. İyi insanların güzel hallerini anlatıp, onlar gibi olmaya, kötü insanların kötülüklerini anlatıp, onlar gibi olmamaya dikkat etmesi öğretilmelidir.
Çocuğa her istediğini almak ve lüks içinde yaşatmak uygun değildir. Büyüyünce de her istediğini ele geçirmeye çalışır; fakat bunda muvaffak olamayınca sukutu hayâle uğrar, isyankar olur. Kendimiz helal yediğimiz gibi çocuklarımıza da helal yedirmeliyiz. Haramla beslenen çocuğun bedeni, necasetle yoğrulmuş çamur gibi olur. Böyle çocuklar da pisliğe, kötülüğe meylederler.             
(Devamı var)


Çocuk terbiyesi (2)            
Çocuğa, israf etmemesini, kanaatkar olmasını öğretmelidir. Bazan da yavan ekmek yemeğe alıştırmalıdır. Çocuğun kötü yerlere gitmesine mani olmalıdır. Çocuk kötülerin yanında ahlâksız, yalancı, hırsız ve hayâsız olur.
Baba, ne devamlı asık suratlı durmalı, ne de çocukla fazla yüz göz olmalı, konuşmasının heybetini korumalıdır. Çocuğa babasının malı ile, rütbesi ile övünmemesi tenbih edilmelidir! Tevazu sahibi ve kibar olması öğretilmelidir! Başkalarından birşey almanın zillet olduğu, veren elin alan elden üstünlüğü bildirilmelidir! Cimriliğin çirkinliği öğretilmelidir! Başkalarının yanında edebli oturması, ayak ayak üstüne atmaması, laubali hareketlerden uzak durması telkin edilmelidir!
Fazla konuşmaktan çocuğu men etmelidir! Fazla konuşmanın hayâsızlığa yol açtığı, çenesi düşüklüğün kötülüğü belirtilmelidir! Çocuk nasıl olsa konuşmasını öğrenecektir. Maksat, ona icab edince susmasını ve büyüklerin sözünü dinlemesini öğretmektir.
Doğru da olsa, çokça yemin etmesine izin vermemelidir! Vara yoğa yemin, kötü bir alışkanlıktır. Büyüklere hürmetin, yerini onlara vermenin ve herkesle iyi geçinmenin önemi anlatılmalıdır.
Küçükken namaz kılmalı
Çocuğu daha küçükken namaza alıştırmalıdır. Büyüyünce namaz kılması zor gelebilir. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır! Böyle yetiştirip büluğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Her işi adet olarak yapmaması, niyetle, şuurla yapmasının lüzumu anlatılmalıdır. Mesela, yemekten maksat, kulun Rabbine ibâdet etmesi, insanlara, vatanına, milletine faydalı hizmetlerde bulunması, insanların saadeti için çalışması olduğu öğretilmelidir. Dünyadan maksadın, ahıret için azık toplamak olduğu, zira dünyanın kimseye kalmadığı, ölümün çabuk ve ansızın gelebileceği anlatılmalı, (ne mutlu o kimseye ki, dünyada iken ahıret azığı elde eder, Cennete ve Allahü teâlâya kavuşur) demelidir. Küçük yaşında böyle terbiye edilirse, taş üzerine yazılan yazı gibi olur ve kolay kolay silinmez. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Bütün çocuklar, müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Daha sonra bunları, ana-babaları hıristiyan, yahudi ve dinsiz yapar.) [Taberânî]
Hadis-i şerifte müslümanlığın yerleştirilmesinde ve yok edilmesinde en mühim işin, çocuklukta ve gençlikte olduğu bildirilmektedir. O hâlde, her müslümanın birinci vazifesi, evladına İslâmiyeti ve Kur'an-ı kerimi öğretmektir. Evlad nimetinin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için (Pedagogie), yani çocuk terbiyesi, dinimizde çok kıymetli bir ilimdir.
İslâm dinine karşı olanlar, bu mühim noktayı anladıkları içindir ki, (Gençliğin ele alınması birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetiştirmeliyiz) diyorlar. İslâmiyeti yok etmek ve Allahü teâlânın emirlerinin öğretilmesini ve yaptırılmasını engellemek için, (Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din bilgilerini büyüyünce kendileri öğrenirler) diyorlar.
Bugün, bütün hıristiyan ülkelerinde, bir çocuk dünyaya gelince, buna bozuk dinlerinin icablarını yapıyorlar. Her yaştaki insanlara, hıristiyanlığı titizlikle aşılıyorlar. Müslümanların imanlarını, dinlerini çalmak ve yok etmek ve onları da, hıristiyan yapmak için, İslâm ülkelerine paket paket kitap, broşür ve kaset gönderiyorlar. O hâlde, müslümanlar din cahillerinin hilelerine, yalanlarına aldanmamalı, çocuklarımıza sahip olmalıyız. Onlara sahip olmak da, dinimizin emirlerine uygun olarak yetiştirmekle olur. Ahlâkı değiştirmek mümkün olduğu için Peygamber efendimiz, (Ahlâkınızı güzelleştirin) buyurmuştur. Zaten din, güzel ahlâk demektir. Şu hâlde dinin emrine uyup yasak ettiğinden kaçan, huyunu değiştirip güzel ahlâklı olur. Güzel ahlâklı olan da iki cihanda rahat olur.
Çocuğu dövmemelidir!
En vahşi hayvan bile terbiye ile ehlileştiriliyor. Hiçbir zaman elma çekirdeğinden portakal olmaz. Fakat elma fidanını büyüterek, lüzumlu aşı ve kültürel tedbirlerle kaliteli elma veren bir ağaç olarak yetiştirmek mümkündür. Bunun gibi insan tabiatında bulunan bazı arzular yok edilemez, fakat terbiye edilebilir. Terbiyede dayak atılmaz.
1- Çocuğu dövmek ahlâkının bozulmasına, hırçınlaşmasına sebep olur.
2- Dayakla büyüyen çocuk esnek olmaz, katı olur.
3- Dövülmek, çocukta ana-babaya karşı kızgınlığa yol açar. Çocuk kendi yaptığının kötü bir şey olduğunu düşünmez, kendini suçlu görmez, kendini döveni suçlar.
4- Dövülen çocuk, kızdığı zaman, o da şiddete baş vurur, bir başkasını döver. Böylece dayak vicdanlı olmaya değil, saldırganlığa sebep olur.
5- Sözden anlayacak yaştaki çocuğa dayak atılmaz. Sözden anlamayan çocuğuna hafifçe vurmak yeter. Başa, yüze tokat atmak, sopa ile dövmek çok zararlıdır. Bu ancak işkenceciye yaraşır.
Bir şeyi, zıttı kırar. Kötü huyları, iyi huylar yok eder. Bu bakımdan kendini zorla da olsa, iyi işler yapmaya alıştırmalı, onları adet haline getirmelidir! Çocuk, ahlâkı iyi olan insanlarla arkadaşlık ettirilirse, güzel huylar kendiliğinden onun tabiatı olur. Çocuklar böyle yetiştirilirse, dünya ve ahıret saadeti elde edilir..

7/6/2007

Allah'ı ne zaman görebileceğiz?

Rü’yet : “cennette mü’minlerin cenâb-ı hakk’ın cemâlini seyretme, lütfuna ermeleri”
Mü’minlere en büyük müjde: cemâl-i ilâhiyi seyretme bahtiyarlığına kavuşacaklar.

Bir ömür boyu, o’nun yarattığı şu kâinattan yine o’nun ihsan ettiği vücut ile istifade eden ve her biri ayrı bir ilâhî ihsan olan akıl, kalp ve hissiyatıyla nice hakikatlere muhatap olan insanoğlu, kendisini bu kadar lütuflara gark eden rabbini görmeyi elbette aşk derecesinde arzu ediyor. İnsan kalbine yerleştirilen bu arzunun cevabı, cennette verilecek ve insan, cennet lezzetlerini çok gerilerde bırakan en ileri ihsana böylece ermiş olacak. Rü’yet hakkında çok münakaşalar cereyan etmiş. Onların tafsilâtına girmekte fayda görmüyoruz. Ana hatlarıyla, ehl-i sünnet mezhebinde rü’yet haktır ve câizdir. Dalâlet fırkalarından olan mutezile mezhebinde ise rü’yet kabul edilmez.

Gayba iman eden bir mü’min, bu gaybî hadiseye de rahatlıkla inanır. Ama nefsine güvenen ve aklı esas alan insanlar bu imana kolayca eremezler.

Her şeyi akılla halletmeye çalışan insanoğlu bu büyük tecellinin nasıl olacağına da az kafa yormuş değil. Nitekim dostlarımız ve okuyucularımız tarafından sorulan soruların çokluğu bizi bu sahada biraz daha fazla düşünmeye âdeta zorluyor.

Gerçekte bu saha aklın değil kalbin, düşüncenin değil zevkin sahası. Ama, akıl uzaktan uzağa da olsa bir şeyler anlamak, bazı ipuçları yakalamak ve tatmin olmak istiyor. Allah resulü’nün (a.s.m.) İfadesiyle, “gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmemiş" bir âlem olan cenneti, bu dünyada kelimeye dökmek mümkün değil. O halde, cennetin ve ondaki ihsanların sonsuz derecede ötesinde bir ilâhî rahmet olan rü’yeti, bu dünyada nasıl anlayabilir ve nasıl kavrayabiliriz! Nitekim, ehl-i sünnet âlimleri, rü’yetin hak olduğunda, keyfiyetinin ise bilinemeyeceğinde ittifak etmişler.

Ama insan aklı rahat durmuyor ki. Öte âlemde ihsan edilecek ve ancak orada zevk edilebilecek bir hakikatin aklî izahını bu dünyada istiyor. Bu dünyada görmek için göze muhtacız, ışığa muhtacız. Ve biz içinde yaşadığımız şu âlemi gözümüzün imkân verdiği çok dar bir ölçüde görebiliyor, seyredebiliyoruz. Uykuya geçtiğimizde gözle de alâkamız kesiliyor, ışıkla da. Bu defa bir başka âlem açılıyor bize.

Üstad bediüzzaman; “göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder” buyurmakla, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret eder. Bunun en güzel misâli rüya hadisesi. Üstad bir başka eserinde, “ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sür'at-ı ruh mizânıyla cereyan eder.” (mesnevî-i nuriye) buyurur.

Demek oluyor ki, rüyada gözümüzün devreden çıkmasıyla bizim için bambaşka âlemlere kapılar açıldığı gibi, uyanık hâlimizde de ruhumuz bedenimize galip gelse, imkânsız sandığımız nice işler görebileceğiz. Bast-ı zaman ve tayy-ı mekân hadisesinin sırrı bu cümlede saklı. Bu sırrı yakalayabilenler ve bu şifreyi çözenler kısa zamanda yılların işini görebilmişler ve bir anda çok uzak bir mekâna hatta mekânlara hemen intikâl edebilmişler.

Bilindiği gibi, cihet ve yön ancak beden için söz konusu. Ruh için ön, arka, sağ sol gibi kelimeler kullanılmaz. O halde, ruh bedene galip olunca yön ve cihet devreden çıkar ve ruh, her tarafı birlikte ve beraber görebilir. Nitekim, Allah resulü (a.s.m.), arkadan gelenleri de aynen öndekiler gibi rahatlıkla görürdü.

Bir başka gerçeği de hatırladıktan sonra rü’yet konusuna biraz olsun girebiliriz sanırım. Nur külliyatında şöyle bir dua cümlesi geçer: “bize gösterdiğin nümûnelerin, ve gölgelerin asıllarını menba’larını göster.” Bu duayı rü’yet için yorumladığımızda şöyle bir mânâ kalbimize doğar: “bizim bu dünyadaki görmemiz gölge gibi; asıl görme âhirette, cennette ihsan edilecek”. Ehl-i cennetin ruhları bedenlerine galip. Nitekim, bir anda birçok mekânda birlikte bulanabilecekler. Ve yine cennet ehlinin görmeleri bu dünyadakinden çok ileri. Aralarında gölge ile asıl kadar fark var.

Buna bir de, rü’yetteki ilâhî yakınlığın nuru eklendiğinde, o kâmil ruh, o anda bir feyze gark olacak ve rabbini cihetten, mesafeden ve şekilden münezzeh bir keyfiyetle seyrederek kendinden geçecek ve kalbi nice mânevî zevklerin cevelan ettiği bir ummana dönecek ve o bahtiyar kul, bir mahlûk olan cennetten edindiği zevkle kıyaslanmayacak kadar ileri bir hazzı, rabbinin rüyetiyle tadacak, mest olacaktır.

Rüyet hadisesini düşünürken, bizim bu dünyada ancak maddî ve kesif eşyayı görebildiğimizi, ruhu, aklı, hafızayı hatta tatları ve kokuları dahi göremediğimizi gözden pek uzak tutmamamız gerek. Tâ ki, bir ismi nur olduğu gibi, bütün isimleri ve sıfatları da nuranî olan cenâb-ı hakk’ın rü’yetini bu dünyadaki görme hadisesiyle karıştırmayalım.

Üstad bediüzzaman hazretleri, vahdet-ül-vücut meşrebi için, “tevhidde istiğraktır” buyurur. Bu fâni âlemdeki görme, işitme, yeme, içme kısacası her şey, ebediyet yurdundakilere göre ancak gölge derecesinde kaldığı gibi, bu dünyadaki istiğrak hâli de asıl olarak ve tariflere sığmaz bir ulviyet ile, rü’yet hadisesinde kendini gösterecek.
Rü’yeti müjdeleyen bir âyet-i kerime:

“nice yüzler o gün (sürur içinde) ışıldar, parlar; rabbine nâzır (onun cemâline bakmaktadır). (kıyamet, 22)

Asrımızın büyük âlimlerinden elmalılı hamdi yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur:
“ehl-i sünnet, bu bakışı, rü’yet mânâsıyla anlayarak âhirette mü’minlerin cemâlullahı rüyetini ispat etmişlerdir. ‘lenterani’ye sarılan mutezile bu bakışı intizar mânâsına haml eylemişlerdir. Halbuki gayeye ermeyen intizarın neticesi neşe değil, inkısar-ı hayal ve elem(dir)”

Lenterani, “sen beni göremezsin” mânâsına geliyor. Cenâb-ı hakk’tan, rüyet talebinde bulunan musa aleyhisselâma bu ilâhî kelamla mukabele edilmiş.
Füsus şarihi, değerli bilim ve fikir adamı ahmed avni beyin bu husustaki tespitleri çok enteresandır. Buyururlar ki, “musa alehisselâmın rüyet talep etmesi rü’yetin câiz olduğuna delildir. Kendi ifadeleriyle, “cenâb-ı musanın taleb-ı rüyeti cevaz-ı rüyete bürhandır. Zira rüyet muhâl olsaydı, musa (a.s.) Taleb etmezdi.”

Bu konudaki bir başka tespiti de harikadır:
“hak tealâ hazretleri... Lenterani buyurdu. Ben görülmem demeyip, sen beni göremezsin dedi. Ve adem-i rüyeti cenâb-ı musa’ya tahsis etti. Zira bu hitap esnasında cenâb-ı musa tekellüm halinde idi. ...lenterani buyurması, sende bâkiye-i vücut oldukça beni göremezsin mânâsına müfid olur (mânâsını ifade eder).

Ahmed avni bey bu ifadesiyle, rüyet halinde kişinin kendinden geçeceğini, kendisinde varlık namına bir şey kalmayacağını, ilâhî tecelliye ve yakınlığa gark olacağını ifade etmekle cennetteki rü’yet için de önemli işaretler vermiş oluyor.

İmam-ı rabbani hazretleri mektûbat’ında bu mânâyı şöyle dile getirir: “hakkalyakîne gelince, bu dahi sübhan hakkı, taayyünün (görüşün) kalkmasından sonra müşahededen ibarettir. Hem de müteayyinin (görenin) dahi izmihlâlinden (yok olmasından) sonra. Ve bu, hakkı hak ile müşahededir, kendisi ile değil.”

Rü’yet hadisesi kab-ı kavseyn makamında gerçekleşmiştir. Bu makam için üstad bediüzzaman hazretleri, “imkân ile vücub ortası” ifadesini kullanır, demek ki cennette rü’yet hadisesi de böyle yahut buna benzer bir makamda gerçekleşecek. ‘rü’yetten döndüklerinde rü’yet ehlini zevcelerinin tanıyamayacaklarını’ beyan eden hâdis-i şerif de bize böyle bir makamdan haber verir.

Üstad bediüzzaman hazretleri, Allah resulüne (a.s.m.) Cenâb-ı hakk’ın “tecelli-i zatıyla ve esma-ı hüsnanın azami mertebesinde tezahür ve tecelli” ettiğini ifade ediyor. Bu ifadede geçen “tezahür” kelimesi çok önemlidir. Demek ki, rü’yet, bir yönde bulunan bir varlığa bakma şeklinde değil, cenâb-ı hakkın kendini göstermesi tarzında tahakkuk edecek.

Yine üstad, mi’racı, “bütün kâinatın rabbi ismiyle, bütün mevcudatın halık’ı ünvanıyle cenâb-ı hakk’ın sohbetine ve münâcatına müşerrefiyet” şeklinde tarif ediyor. Bir önceki cümlede hem tecelli-i zattan hem de esma-i hüsnanın azami tecellisinden söz edilmekle birlikte, bu cümlede, rü’yetin “bütün kâinatın rabbi ismiyle” gerçekleştiğinin beyan edilmesi ayrı bir önem taşır.
Gaybı bilen ancak Allah’tır.
...
Âlimlerimiz, her mevcudun görülmesinin câiz olduğunu, görülmesi câiz olmayanın ancak “madum” (var olmayan) olduğunu kaydederler. O halde, rü’yetin tahakkuku, yani cenâb-ı hakk’ın kendisini kullarına göstermesi de câizdir.
Ahmed avni bey, hakk’ın tecellisini iki kısımda inceler:

“tecelli-i hak ya sıfatî veya zâtî olur. Tecelli-i sıfatîde mütecellâ-lehin (tecelliye mazhar olan kimsenin) vücudu vardır .... Binaenaleyh kelâm ve idrak bu mertebede mevcut olduğundan mütecellâ-leh olan kimseye hitab-ı ilâhî varit olur. İşte hazreti musa (a.s.)’A nar sûretinde vâki olan tecelli bu kısımdandır.”

Aynı eserde, “hak teâla hazretleri bir şeye zâtıyla tecelli buyurdukta, o şeyin sûretini mahv ve ifna buyurur” denilmektedir. Rü’yet üzerinde düşünürken, üstad bediüzzaman hazretlerinin şu vecizesi hatıra gelir: “hakikat-ı mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez.” Yani, mutlak olan, kendisine bir sınır biçilemeyen bir hakikati aklın idrak etmesi mümkün değildir; zira akıl mahduttur, sınırlıdır.

Bu cümlede esas maksat, Allah’ın zâtını ve sonsuz sıfatlarını şu sınırlı insan aklı ile anlamanın imkânsızlığını ders vermektir. Bununla birlikte biz bu cümledeki “nazar” kelimesini “görme” olarak değerlendirebilir ve insanın sınırlı görmesiyle, Allah’ın zâtını ihata etmesinin de mümkün olmayacağını söyleyebiliriz. Cennette insanın görmesi ne kadar inkişaf etse ve ne derece ulvileşse de yine kayıtlıdır, sınırlıdır. Rü’yet bu sınırlı nazarla gerçekleşecek ve insanın kabiliyeti ölçüsünde bir mazhariyet tarzında tahakkuk edecektir. Yoksa, rü’yeti, Allah’ın zâtını ve sonsuz sıfatlarını ihata şeklinde anlamaya aklen imkân yoktur.
Nitekim en’am suresinde şöyle buyrulur:

“gözler onu idrak edemez. O, bütün gözleri idrak eder.” (en’am suresi, 103)

Bu âyet-i kerime, rü’yetin olmayacağını değil, bilâkis olacağını, fakat gözlerin o’nu idrak edemeyeceğini ders verir. Görülecek ama idrak edilemeyecek, ihata edilemeyecektir.
Rü’yetle ilgili bir başka âyet-i kerime:

“iyi davrananlar için daha güzel karşılık, bir de ziyade vardır.” (yunus suresi, 26)

âyette geçen “ziyade” kelimesini, Allah resulü (a.s.m.), “rahmanın cemâline nazar” şeklinde tefsir etmişlerdir.
Ve Allah resulünün (a.s.m.) Rü’yeti müjde veren hadis-i şerifleri:

“rabbinizi, bedir gecesi kamer’i, birbirinizle sıkışmayarak gördüğünüz gibi göreceksiniz.”

Dikkati çeken nokta, hâdis-i şerifte, Allah’ı göreceksiniz yerine, rabbinizi göreceksiniz buyurulması. Musa aleyhisselâm da rüyet talebini, “rabbim bana kendini göster, sana bakayım” şeklinde dile getirmişti.

Kâfirlerin kıyamet günü cenâb-ı hakk’ı göremeyeceklerini haber veren âyet-i kerime de de, “hayır, onlar o gün muhakkak ki, rablarını görmekten mahcup kalırlar” (mutaffifin suresi, 15) buyurulması da çok önemlidir.

Allah resulünün (a.s.m.) Nur menbaından doya doya içen üstad bediüzzaman hazretleri de “ve ileyhil masir” (dönüp gidilecek, rücu’ edilecek ancak o’dur) kelimesinin izahında aynı inceliği muhafaza etmiş ve “doğrudan doğruya herkes kendi hâlık’ı ve ma’budu ve rabbi ve seyyidi ve mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar” buyurmuştur. “iman” mânâsıyla, rabbimizi bu dünyada da bildiğimiz halde bu nimetin âhirette gerçekleşeceğinin müjdelenmesi ancak “rüyet” ile izah edilebilir.

Cennette aynı nimeti yiyen farklı kişilerin farklı zevkler alacakları beyan ediliyor. Herkes aynı cennetten, aynı nimetlerden imanı, ihlâsı, ameli, takvası nispetinde istifade edecek, haz duyacak, zevk alacak. Cennet nimetleri için verilen bu hüküm rü’yet için de geçerli. “rabbiniz” ifadesi bize bu dersi de vermekte ve bu dünyada o’nun kur’anını dinlemekle ve resul-i ekremine (a.s.m.) İtaat etmekle ruhumuz, kalbimiz, his dünyamız ve lâtifelerimiz ne derece terbiye görürse, bizde rab ismi o kadar tecelli etmiş olacak ve hem cennet nimetlerinden, hem de rü’yet şerefinden de istifademiz bu ölçüde gerçekleşecek.

O halde geliniz, rü’yetin nasıl ve nice olduğuna kafa yoracağımıza ruhumuzun, kalbimizin terbiyesine ağırlık verelim. Bizi cennete lâyık ve rü’yete hazır bir kâmil ruh hâline getirmesi için rabbimize iltica edelim ve bu hususta üzerimize düşen görevi hakkıyla yerine getirmeye çalışalım.
Miraç mucizesiyle, rü’yete mazhar olan resul-i ekrem (a.s.m.) Efendimizin, o en ulvî şerefe ulaştıktan ve en ileri hazzı tattıktan sonra, “seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni hakkıyla tanıyamadım” buyurduğunu hatırlayalım. Bu peygamber kelâmının “ben seni hakkıyla göremedim” mânâsını da taşıyacağını dikkate alarak, bu büyük şerefe mazhariyette mesafeler kat etmenin yollarını arayalım.
Ömrümüz ilâhî marifette ve muhabbette her an biraz daha terakki etmekle geçsin.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Selam ve dua ile...

7/6/2007

AKRABALIK MÜNASEBETLERİNDE ÖLÇÜ

AKRABALIK MÜNASEBETLERİNDE ÖLÇÜ

İçinde yaşadığımız cemiyette fertlerin birbirlerine karşı birçok vazifeleri vardır. Bunların başında, soy itibarıyla birbirinin yakını olan kimselerin karşılıklı alâka ve münasebetleri gelmektedir. Bu vazifelerin zamanında ve tam olarak yapılması, akrabalık münasebetlerinin ahenkli bir şekilde yürümesine yardımcı olur. Bu sebeple bir âyet-i kerimede "Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hak(lar)ını ver. (Malını) israf ile saçıp savurma" (1) buyrulmaktadır.

Kişinin soyca yakınları bulunan kimseler, benliğinin bir parçasıdır. Damarlarında dolaşan kanda, vücudundaki et ve kemiklerde onlarla bir benzerlik ve ortak taraflar vardır. "Bir adamın amcası babasının bir çatalı (aynı köke bağlı bir parçası)dır" (2). "Teyze(si) ana mevkiindedir" (3). Bu ifadeler içinde mânâ ve mahiyeti ifade edilen akrabalık münasebetleri, tahminlerin üzerinde bir ehemmiyet taşımaktadır. Bu hizmetlerin yerine getirilmesi, bir yönü ile, kendimize hizmet etmek gibidir. Zira onlar bizim bir cüz'ümüz sayılmaktadır.

Akrabalık münasebetlerinin karşılıklı bir sevgi ve anlayış içinde yerine getirilmesi, arzulanan en güzel şekildir. Bu münasebetler, bazan tek taraflı, bazan da iki yönlü olarak bozulmaktadır. İki taraflı olarak kopan hısımlık bağlarının düzeltilmesi, müslümanların arabuluculuk yapmasına ve şefaatte bulunmasına ihtiyaç gösterir. Tek yönlü bir ihmal meydana geldiği zaman, imanı bütün ve Allah korkusu tam olan kişi, suçlu olan hısımı ile alâkasını kesmemeli ve ona yardımcı olmalıdır.

Akıllara en doğru yolu gösteren Resuli Ekrem, "Seni (nle alâkasını) kesen (kimsey)e münasebetlerini devam ettir. Sana kö-tülük yapana iyilikte bulun. Aleyhine olsa bile (onlara) hakkı söyle" (4). O, sana zarar yapsa bile sen ona ikramda bulun. Zira "Sadakanın faziletçe en üstünü, gizli düşman olan akrabana verdiğin sadakadır" (5) buyurmaktadır.

Karşılıklı olarak hediyeleşmeler, hoş ve güzeldir. Fakat yapılmış bir iyiliğe mukabele etme nezaketinden kaynaklanmaktadır. Esasen makbul olan ve o nisbette de zor bulunan iş, kötülük yapan akrabaya iyilikte bulunmaktır. Cihanın biricik insanlık örneği Hz. Muhammed (s.a.v.), bizleri uyarmakta ve "İyiliğe karşılık (hısımlara) iyilik ve zi-yarette bulunan, (kâmil) bir sıla yapmış değildir. Bunu hakkıyla yapan, kendisi ile akrabalık (bağları) kesildiği zaman münasebet-lerini devam ettirendir" (6) buyurmaktadır.

İnsanlığın en asil örnekleri İslâm'da, İslâm'ı en güzel yaşama faaliyeti insandadır. İnsanî münasebetleri kemal derecesine çıkardığımız zaman İslâm'ın yücelmesine hizmet etmiş ve dolayısıyla kendimizi yüceltmiş oluruz.

(1)Sûre-i İsra, 26.
(2) Feyzül-Kadir, c. 4, sh. 359.
(3) Tuhfetü'l-Ahvezî, c. 6, sh. 30.
4) Feyzül-Kadir, c. 4, sh. 196.
(5) Müsned-i Ahmed bin Hanbel, c. 5, sh. 416.
(6) Tuhfetü'l-Ahvezî, c. 6, sh. 35.

7/6/2007

Hafızanın zayıflamasının sebebleri

Hafızanın zayıflamasının sebebleri

İnsan hafızasının zayıflamasına sebep olan değişik etkenler vardır.

Hafıza uzmanları genel başlık altında bunları, beyinde yeterli malzemenin sağlanmaması, çalışma akışının bloke edilmesi, fazla televizyon seyretme, kontrolsüz hayaller kurma gibi şeylerden dolayı beyin kapasitesinin zayıflatılması ve sistemsiz düşünme alışkanlığı şeklinde ifade etmektedirler.

Bazen de insanın fizyolojik yapısı ve fiziki durumuyla beraber hafıza zayıflar. İnsan ilerleyen yaşlarında yaşlanan bir ağaç gibi bütün fonksiyonları çekilip kaybolurken hafıza da fonksiyonlarını eda edemez hale gelir.

Bütün bunlardan başka hafızaya tesir eden amillerden birisi de günümüzde gençliğin şehevî hislerine hitap eden, hayvanî duygularını harekete geçiren faktörlerin çokluğudur. Bunun önüne geçmek, sosyal huzur için şarttır. Toplum, kendi kendine bu bozulmanın önüne geçer ve kendisine temiz bir ahlak kazandırırsa, hafızalar da eski durumuna dönecektir.

Bu meselenin diğer yönü harama nazara bakmaktadır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakılmaması gerekli olan tablolara, “Bakana da baktırana da lanet etmiştir”. Vakıa bu hadiste erkeğin erkeğe bakma hususu ifade edilmektedir, ancak bakana da baktırana da mutlak mânâda lanet edilmiştir.

Açılıp saçılarak kendini esir pazarlarındaki erkekler ve kadınlar gibi satılmak üzere halka arz edip teşhir edenlere Allah Resulü lanet etmektedir.

Gözlerine hakim olamayan, daimi surette şehevî duyguları kamçılayan manzaralara bakan bir insanın hafızası normal olarak iflas edecektir.

« Önceki :: Sonraki »